
ABD Neden Çin Karşısında Kaybediyor: Rekabetin Ötesinde Bir Sistem Krizi— ve Asıl Sorun Neden Kapitalizm
Richard D. Wolff ve Michael Hudson, Amerika’nın krizinin jeopolitik değil, sistemik olduğunu savunuyor.
Washington’da Çin, sıklıkla dışsal bir tehdit olarak tanımlanıyor — haksız ticaret, devlet sübvansiyonları ve otoriter planlama yoluyla Amerikan refahını baltalayan saldırgan bir rakip olarak. Ancak iktisatçılar Richard D. Wolff ve Michael Hudson’a göre bu çerçeve hikâyeyi tamamen tersinden okuyor. Sorun Çin değil. Sorun, Amerika Birleşik Devletleri’nin savunmayı seçtiği ekonomik sistem.
Küresel politik ekonomi üzerine geniş kapsamlı bir tartışmada Wolff ve Hudson, ABD’nin ekonomik gücündeki gerilemenin politika hatalarının ya da yabancı manipülasyonun sonucu olmadığını savunuyor. Aksine bu gerileme, kapitalizmin üretim yerine rant çıkarımını önceleyen, finansın egemen olduğu bir sisteme evrilmesinin sonucu. Buna karşılık Çin’in yükselişi, alternatif bir yaklaşımı yansıtıyor — finansı sanayi gelişimine ve uzun vadeli planlamaya tabi kılan bir yaklaşımı.
“Bu, ABD’nin Çin’i rekabette yenip yenemeyeceği meselesi değil,” diyor Wolff.
“Asıl mesele, finansal kârlar etrafında örgütlenmiş bir ekonominin, hâlâ üretime ihtiyaç duyan bir dünyada ayakta kalıp kalamayacağıdır.”
Serbest Piyasa Miti ve İktidarın Gerçeği
On yıllar boyunca Amerikan elitleri, serbest piyasaların doğal olarak verimlilik, yenilik ve büyüme ürettiği fikrini savundu. Devlet planlamasının ise verimsiz, katı ve durgunluğa mahkûm olduğu iddia edildi. Çin’in ekonomik seyri, bu anlatının ampirik değil ideolojik olduğunu ortaya koydu.
“Çin’in yaptığı şey,” diye açıklıyor Hudson, “ekonomisinin temel altyapısı üzerinde — toprak, bankacılık ve sanayi — kontrolü elinde tutmaktı.”
Sermayenin, sermaye tahsisini domine etmesine izin vermek yerine Çin, kamu bankaları ve devlet kurumları aracılığıyla krediyi imalat, ulaşım, enerji ve teknolojiye yönlendiriyor. Bu, Soğuk Savaş dönemindeki anlamıyla merkezi planlama değil; ama yine de planlama — ve sonuç üretmiş bir planlama.
Bu arada ABD’de sermaye giderek üretken kapasiteyi genişletmeye değil, spekülatif faaliyetlere akıyor. Şirketler, fabrika kurmak ya da ücretleri artırmak için değil; hisse geri alımı yaparak hisse fiyatlarını şişirmek için borçlanıyor. Konut, sağlık ve eğitim toplumsal hizmetler olmaktan çıkıp rant çıkarım araçlarına dönüşüyor.
“ABD ekonomisi,” diyor Wolff, “hiçbir şey üretmeden para kazanmayı ödüllendiriyor.”
Finansallaşma ve Sınıf İktidarı
Wolff ve Hudson’ın eleştirisinin merkezinde finansallaşma yer alıyor — yani finansın ekonomik ve siyasal yaşamı domine etmesi süreci. Bu, tarafsız bir evrim değil. Sınıf iktidarındaki bir kaymayı yansıtıyor. “Finans kontrolü ele geçirdiğinde,” diyor Hudson, “ekonomi çalışanlara hizmet etmeyi bırakır, alacaklılara hizmet etmeye başlar.”
Sonuçlar her yerde görülüyor: artan hanehalkı borcu, yerinde sayan ücretler, çöken altyapı ve aşırı eşitsizlik. Çalışanlar, temel ihtiyaçlara erişebilmek için bile borçlanmak zorunda kalıyor; finansal kurumlar ise faiz, ücret ve rantları topluyor.
Bu tesadüf değil. Varlık fiyatlarının şişmesinden fayda sağlayanların, geniş tabanlı büyümeden fayda sağlayanlara kıyasla politika yapımını kontrol ettiği bir sistemin mantıksal sonucu.
“Finansal kapitalizm,” diyor Wolff, “kapitalizmin kendi kendini yemesidir.”
Siyasal Tiyatro Olarak Ticaret Savaşları
Bu yapısal sorunlarla yüzleşmek yerine, ABD’li politika yapıcılar gümrük tarifelerine, yaptırımlara ve özellikle Çin’e karşı ticaret savaşlarına yöneldi. Wolff ve Hudson bu önlemleri büyük ölçüde sembolik görüyor.
“Sanayi liderliğine gümrük tarifeleriyle geri dönemezsiniz,” diyor Wolff.
Ticaret savaşları iç politikada karşılık bulabilir, ancak üretken kapasiteyi yeniden inşa etmez. Aksine çoğu zaman tüketici fiyatlarını artırır ve şirket davranışlarını değiştirmez.
Hudson’a göre yaptırımlar ve tarifeler, Çin’i yerli inovasyonu hızlandırmaya ve Batı dışındaki ticaret ortaklarıyla bağlarını güçlendirmeye itmiştir.
“ABD Çin’i ne kadar izole etmeye çalışırsa,” diyor, “kendini o kadar izole eder.”
Bu açıdan ticaret politikası bir dikkat saptırma işlevi görüyor — suçu dışarıya atarak ABD kapitalizminin başarısızlıklarıyla yüzleşmekten kaçınıyor.
Tek Küresel Sistem İçinde İki Ekonomik Model
Wolff ve Hudson’a göre mevcut çatışma, uluslararası bir çekişmeden ziyade ekonomik modeller arasındaki bir mücadele olarak anlaşılmalı.
“Bu kapitalizm ile sosyalizm arasındaki bir mücadele değil,” diyor Wolff. “Finans kapitalizmi ile üretim odaklı ekonomiler arasındaki bir mücadele.”
Çin’in sistemi eşitlikçi olmaktan uzak. Ancak rantiyelerin gücünü sınırlar ve devletin kalkınmayı yönlendirme kapasitesini korur. Toprak kamusal mülkiyettedir, altyapı yatırımları önceliklidir ve bankaların ekonomiye hâkim olması engellenir. Hudson, bunu ABD ile karşılaştırıyor; ABD’de rant çıkarımı günlük yaşamın temel sektörlerini tanımlar hâle gelmiştir. “Konut artık barınak değil,” diyor. “Finansal bir varlık. Eğitim kamusal bir hak değil — bir borç tuzağı.”
Sonuç, varlık sahiplerini zenginleştirirken işçilere artan maliyetler yükleyen bir ekonomidir.
Sanayisiz Bir İmparatorluk
Hudson’a göre tarihsel olarak finansal hâkimiyet, çoğu zaman imparatorluk döngülerinin sonuna doğru ortaya çıkar. Sanayi liderliği geriledikçe, imparatorluklar etkilerini sürdürmek için borca, spekülasyona ve askerî güce yaslanır. “Finans, üretimin yerini alır,” diyor. “Ve bu asla iyi bitmez.”
Wolff da benzer paralellikler kurarak askerî harcamaların ve yaptırımların ekonomik çöküşü telafi edemeyeceği uyarısında bulunuyor.
“Hiçbir imparatorluk kendi gerilemesini inkâr ederek ayakta kalamamıştır,” diyor.
Ancak tam da bu inkâr, günümüz ABD politikasının temel özelliğidir. Altyapıyı yeniden inşa etmek ya da ekonomik gücü demokratikleştirmek yerine, siyasal liderler militarizme ve finansal hâkimiyete daha da fazla sarılıyor.
Çin Neden Gerçekten Korkutuyor?
Wolff ve Hudson’a göre Çin’in gerçek tehdidi askerî ya da ideolojik değil; örnek teşkil edici olmasıdır. “Çin başka bir yolun mümkün olduğunu gösteriyor,” diyor Wolff.
Neoliberal dogmaya yatırım yapmış elitler için bu son derece rahatsız edici. Eğer piyasalar planlama gerektiriyorsa, eğer finans dizginlenmek zorundaysa, eğer kamusal mülkiyet büyümeyle birlikte var olabiliyorsa — o zaman on yılların ekonomik dogması çöker. Hudson bunu açıkça ifade ediyor:
“Korkulan şey, başka ülkelerin Çin’in izinden gitmesi.”
Latin Amerika’dan Afrika’ya kadar birçok hükümet, ulusal ekonomileri küresel finansa tabi kılmayan kalkınma modelleri arıyor. Çin’in deneyimi, tüm çelişkilerine rağmen, bu modellerden birini sunuyor.
Reformun Sınırları
ABD yön değiştirebilir mi? Wolff ve Hudson kuşkulu — kaynak eksikliğinden değil, siyasal irade eksikliğinden dolayı.
“Finansal güce meydan okumak için,” diyor Wolff, “politikayı kontrol eden sınıfla yüzleşmek gerekir.”
Bu tür bir yüzleşme, on yıllardır süren iki partili uzlaşıyı bozmayı, krediyi demokratikleştirmeyi ve ekonomik başarıyı varlık fiyatları yerine toplumsal ihtiyaçlar üzerinden tanımlamayı gerektirir. Hudson tercihi net bir şekilde ortaya koyuyor:
“Ya ekonomi topluma hizmet eder, ya da toplum alacaklılara.”
Şu ana kadar ABD ikincisini seçmiş durumda.
Sonuç: Kapitalizmin Hesaplaşması
Wolff ve Hudson’ın analizi, ana akım söylemin kaçındığı bir sonuca işaret ediyor: ABD’nin karşı karşıya olduğu kriz Çin rekabeti değil, kapitalizmin finansallaşmış biçimidir.
Çin’in yükselişi sadece bu çelişkileri görünür kılmıştır. Rant çıkarımı üzerine kurulu bir ekonomi, üretime odaklanan bir ekonomiyle sonsuza dek rekabet edemez. Aynı zamanda çoğunluk için yükselen yaşam standartları da sağlayamaz.
Wolff’un sözleriyle:
“Bu, Çin’in kazanmasıyla ilgili değil. İçinde yaşadığımız sistemin hâlâ işe yarayıp yaramadığıyla ilgili.”
Sol için bu soru, savunmacı milliyetçilikten ya da kayıp bir sanayi geçmişine duyulan nostaljiden fazlasını gerektiriyor. İktidar; sınıf ve geleceğimizi şekillendiren bu finansallaşmış ekonomik yapılarla ciddi bir hesaplaşmak gerekiyor.
Richard David Wolff,
1 Nisan 1942 doğumlu, ekonomik metodoloji ve sınıf analizi alanındaki çalışmalarıyla tanınan Amerikalı bir Marksist iktisatçıdır. Massachusetts Amherst Üniversitesi’nde Ekonomi alanında Emeritus Profesör’dür ve The New School’da Uluslararası İlişkiler Lisansüstü Programı’nda misafir profesör olarak görev yapmaktadır. Wolff ayrıca Yale Üniversitesi, City College of New York, Utah Üniversitesi, Université Paris 1 Panthéon-Sorbonne ve New York’taki Brecht Forum’da ekonomi dersleri vermiştir. Richard David Wolff’un yayınlarına Democracy at Work adlı YouTube kanalından ve bu internet sayfasından erişebilirsiniz.
Michael Hudson
uzun Vadeli Ekonomik Eğilimler Enstitüsü’nün (Institute for the Study of Long-Term Economic Trends – ISLET) başkanı, eski bir Wall Street finans analisti ve Missouri–Kansas City Üniversitesi’nde ekonomi alanında seçkin bir araştırma profesörüdür. Super Imperialism, …And Forgive Them Their Debts ve Killing the Host dâhil olmak üzere çok sayıda kitabın yazarıdır. Çalışmaları hakkında daha fazla bilgiye Michael-Hudson.com adresinden ulaşılabilir.





































