
Hayatı boyunca devletin ya da çoğunluğun çizdiği sınırlar içinde düşünmüş olmak, yalnızca bir politik tercih ya da ideolojik aidiyet meselesi değildir. Bu durum, daha derinde, bilginin nasıl kurulduğu, hangi önermelerin doğal, makul ve nesnel sayıldığına, hangilerinin ise baştan tehlikeli, şüpheli ya da aşırı olarak işaretlendiğine dair bir bilgi rejimine işaret eder.
Bu rejim, bireyin çoğu zaman farkında bile olmadığı biçimlerde işler; insanlara ne düşüneceklerinden çok, neyin düşünülebilir olduğuna dair sınırlar sunar. Türkiye’de Kürt meselesi, bu sınırların en görünür ve en sert biçimde işlediği alanlardan biridir. Kürtlerin sistematik biçimde sorun, tehdit ya da potansiyel suç unsuru olarak kodlanması, kaba ve açık bir ırkçılıktan ziyade, daha rafine, daha kurumsallaşmış ve bu nedenle daha etkili bir dışlama mekanizmasıyla gerçekleşmiştir. Bu kodlama, bireysel önyargıların toplamı değildir; devletin uzun yıllar boyunca ürettiği güvenlikçi söylemin, olağanüstü hal mantığının ve istisna rejimlerinin gündelik düşünme biçimlerine sızmasıyla oluşmuştur.
Böylece Kürt meselesi, eşit yurttaşlık, adalet ya da haklar çerçevesinde ele alınan politik bir sorun olmaktan çıkmış; sürekli yönetilmesi, bastırılması ve kontrol altında tutulması gereken teknik bir dosyaya indirgenmiştir. Bu noktada belirleyici olan, Kürtlerin fiilen ne yaptığı ya da yapmadığı değil; çoğunluğun onları hangi kavramsal çerçeve içinde düşünmeye alıştırıldığıdır.
Devletin dili ile gündelik hayatın dili arasındaki sınır giderek silinmiş; resmi raporlarda kullanılan kavramlar, medya söylemi ve sıradan sohbetler arasında dolaşıma girmiştir. Sonuçta, Kürtlerle ilgili konuşurken kullanılan dil, bireysel muhakemeden çok, önceden hazır kategorilerin tekrarına dönüşmüştür. Bu tekrar, kendini sağduyu olarak sunar; oysa gerçekte tarihsel olarak inşa edilmiş bir bakışın otomatikleşmiş halidir.
Bu bilgi çerçevesinin en işlevsel yönlerinden biri, ona yöneltilen itirazların baştan gayrimeşru kılınmasıdır. Kürtlerin maruz kaldığı yapısal eşitsizliklere dikkat çekenler, çok hızlı bir biçimde argümanları üzerinden değil, niyetleri üzerinden yargılanır. Ne söylüyorsun sorusu yerini kime hizmet ediyorsun sorusuna bırakır. Bu refleks, yalnızca açıkça milliyetçi ya da devlete sadık kesimlerde değil; kendini liberal, demokrat ya da muhalif olarak tanımlayan çevrelerde de yaygındır. Çünkü mesele ideolojik kimlikler değil, düşünmenin sınırlarıdır. Devletin çizdiği çerçeve sorgulanmadığı sürece, o çerçevenin dışına çıkan her söz, makuliyetini yitirir. Bu durum, politik tartışmayı yapısal olarak imkansız hale getirir. Tartışma, doğruluk ve yanlışlık düzleminde değil; sadakat ve ihanet ekseninde yürütülür.
Bilgi, doğrulanabilirliğiyle değil, kimden geldiğiyle anlam kazanır. Aynı talep, farklı bir özne tarafından dile getirildiğinde tamamen farklı biçimlerde değerlendirilir. Ana dil meselesi bu duruma çarpıcı bir örnektir: Evrensel olarak kültürel bir hak olarak görülebilecek bir talep, Kürtler söz konusu olduğunda doğrudan bölünme korkusu ve güvenlik tehdidiyle ilişkilendirilir. Bu ilişkilendirme, bilinçli bir akıl yürütmenin ürünü olmaktan çok, öğrenilmiş bir refleksin sonucudur.
Bu bağlamda, çoğunluk konumundaki bireylerin kendilerini özgür düşünen, eleştirel ya da hatta muhalif olarak görmeleri şaşırtıcı değildir. Çünkü muhalefet çoğu zaman sistemin temel varsayımlarına değil, bu varsayımların yüzeydeki uygulamalarına yönelir. Son dönemde dolaşıma giren ve sistem dışına çıkan, sürüden ayrılan bireyi simgeleyen penguen metaforunun milliyetçi söylem tarafından da sahiplenilmesi, bu zihinsel yapının ironik bir tezahürüdür.
Kendini çoğunluğun merkezinde konumlandıran, devletin temel kabullerini sorgulamadan içselleştirmiş birey kendini penguen olarak da görebilir ve onun penguen olmadığını söylemek gerekir. Siz o penguen değilsiniz.
Çünkü gerçekten sistem dışına çıkanlar, bunu romantik bir jest olarak değil, ağır bedeller ödeyerek deneyimler.




































