
“Suskunlukla geçirilmiş tüm gerçekler zehirlenir.”[1]
ABD/İsrail ile Mollarşi’nin İranı’nın savaşı, uluslararası sisteminde emperyalist rekabeti net biçimde ortaya koyuyor. Kaldı ki mesele bir savaşın ötesinde, sürdürülemez kapitalizmin organik krizi ile hegemonya dalaşının da yansımasıdır.
Emperyalist sermayenin genişleme gereksinimini karşılamak için yeni pazarlar ve stratejik kaynaklar üzerinde kontrol kurma çabasının ürünü olan bu gerçek; Ortadoğu’yu emperyalist rekabetin merkezlerinden biri hâline getirdi.
ABD-İsrail’in aylardır hazırlıklarını yürüttüğü İran Savaşı, 28 Şubat sabahında yoğun hava saldırılarıyla başladı. Ancak bunun öncesi vardı: 7 Ekim 2023’teki Hamas saldırısının ardından devreye giren Gazze Savaşı ve 2024 Aralık’ında Esad rejiminin devrilmesini izleyen gelişmelerle ABD’nin BOP’nin ikinci evresine geçildi.
13 Haziran 2025’te başlayıp, 12 gün süren İsrail-ABD saldırıları ise III. Dünya Savaşı sürecinde ileri bir adım olmuştu.
Saldırganlığının gerekçesinin Amerikalılar ile ABD çıkarlarının korunması olduğunu söyleyen Trump, “Amacımız, çok sert, korkunç insanlardan oluşan acımasız bir grup olan ve doğrudan ABD’yi, yurtdışındaki üslerimizdeki birliklerimizi ve dünyadaki müttefiklerimizi tehdit eden faaliyetlerde bulunan İran rejiminin tehditlerini ortadan kaldırarak Amerikan halkını savunmaktır,” maruzatlarıyla konumunu meşrulaştırmaya çalışsa da, inandırıcı olmaktan uzak. Tek isteğinin “İran halkına özgürlük sağlamak,” (?) olduğunu söyleyen Trump’ın, muhaliflere “Biz işimizi bitirdiğimizde hükümetinizi devralın, o sizin olacak,” diye seslenmesi de öyle…
Trump’ın dillendirdiği bu amaçların, hedeflerin ve sözlerin gerçeklikle ilgisi yok elbette.
Ulaşılan koordinatlarda Çin ile Rusya’nın dolaylı desteğine sahip İran’ın savaştaki ısrarı, ABD’yi zorluyor; İran’da ABD’nin rejim değişikliği yerine Venezüella’daki gibi bir isim değişikliğiyle de yetinebileceğine yönelik değerlendirmelerin ve beklentilerin nafile olduğu ortaya çıktı. Çünkü teokratik yapısıyla Molla rejimi, tepesindeki isimlerden bağımsız olarak, girdiği yolda ilerlemek dışında bir seçeneği olmayan özgün bir rejimdir. Esneklikten yoksun bu yapısı nedeniyle eninde sonunda yıkılmaya yazgılı olsa da; Trump ve Netanyahu’nun dillerine doladıkları “İran halkını kurtarmak, özgürleştirmek” palavralarının gerçeklikle hiçbir ilgisi yoktur.
İşçi sınıfı açısından, V. İ. Lenin’in dikkat çektiği gibi, savaşı kimin “başlattığının”, kimin “saldıran taraf” olduğunun önemi yoktur. Soruna işçi sınıfı perspektifinden bakıldığında, İran ya da İsrail’in yanında olmak gibi bir tutumun savunulamayacağı açıktır.
Bir kez daha yineleyelim: Emekçiler ABD-İsrail’in İran halkını kurtarma ve özgürleştirme yalanına en ufak prim vermemelidirler. İran halkının ve bölge halklarının başına yağdırılan bombaların yaratacağı yıkım “kurtuluş ve özgürlük” paravanının ardına saklanamaz. Ancak İran halkının yanında olmak da Molla rejimini desteklemek anlamına gelmez.
Ne ki, emperyalist ABD ile siyonist İsrail’in başta Filistin olmak üzere tüm Ortadoğu’ya, dahası tüm dünyaya ne büyük bir tehdit oluşturdukları ortadayken; savaşın emperyalist saldırganlıktan ibaret olduğu gerçeği karartılmamalıdır. Öte yandan İran’ın “mollarşik rejimi”nin yanında olmak gerektiğini savunan hiçbir politika emekçilerin çıkarına değildir; desteklenmesi gereken çeşitli milletlerden İran halklarıdır.
Savaş Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından gemi trafiğine kapatılması ile tırmanışa geçerken, kontrolden çıkıyor. Hürmüz krizi tüm tedarik zincirlerini sarsıyor: Yeni çip krizi kapıda, Avrupa’da yeniden enerji krizi…
Enerji sahalarını hedef alan saldırılar tüm dünyayı sarsacak bir evrenin kapısını aralıyor ve de savaş tüm dünya ekonomilerini vuruyor.
Savaş bu hâliyle “sonlansa” dahi ticaretin eski hâline dönmesi zaman alacak. Yani ekonomik etkiler kısa vadede sonlanmayacak. Uzayan savaş ise dünya ekonomisini geri dönülmez biçimde yeniden biçimlendirecek.
Ve nihayet “Savaşı İran mı kazanıyor, ABD mi?” sorusu yanlış olup; doğrusu onların değil, ezilenlerin ne yaptığı ve neyi kazandığıdır![2]
O hâlde şimdi geçmişten bugüne dersler çıkarma zamanıdır.
DEVRİME KARŞI “MOLLARŞİK DARBE”
İran’da, Şah monarşisine karşı örgütlenen devrimci başkaldırının “mollarşik karşı-darbe” tarafından temellük edildiği gerçeği bir an dahi unutulup göz ardı edilmemelidir.
Siz bakmayın, Humeyni döneminin başlangıcında İran’dan kaçan, Şah’ın gazetesi ‘Keyhan’ın genel yayın müdürü Amin Tahiri’nin, “İran halkı da ne Batı tipi bir demokrasi için ne de Marx ve Mao için ölümü göze alırdı. İran halkı bir tek Allah aşkına gözünü kırpmadan ölüme gidenlerin yanında saf tutardı. O da Humeyni hareketiydi. Öbür hareketler gerçekte iktidar alternatifi değillerdi. Öyle sanıldılar, hüsranla sonlandılar,”[3] demesine… Bu oryantalist bir bakış açısıdır!
Aslında hikâye şöyleydi: London School of Economics’ten (LSE) tarihçi Dr. Roham Alvandi 1960’lar ve 1970’lerde İran muhalefetinin Marksist ideolojiden çok derin bir şekilde etkilendiğini söyler.
İranlı yazar ve araştırmacı Manshour Varasteh ise, İran’da Marksistlerin 1906’da ilk anayasanın yazımıyla başlayan “anayasa devrimi” hareketinden beri aktif olduklarını vurgular.
Öte yandan 1920’de kurulan İran Komünist Partisi, sonraki yıllarda ağır baskılara maruz kaldığı için partinin çoğu üyesi ülkeyi terk etmek zorunda kalır. 1941’de kurulan ve Sovyetler Birliği ile yakın ilişki içinde olan Tudeh ise 1953’te gerçekleşen darbeye kadar Marksizm ile ilişkilendirilen ana parti olacaktır.
İşçi sınıfı ve genç entelektüeller arasında popüler bir parti olan Tudeh, demokratik seçimle 1951’de iktidara gelen başbakan Muhammed Musaddık’ın CIA desteğiyle düzenlenen bir darbeyle 1953’de devrilmesinin ardından gücünü kaybetti.
Musaddık’la yaşadığı iktidar mücadelesi ardından ülkesinden kaçan Şah Muhammed Rıza Pehlevi, darbenin ardından İran’a döndü ve ABD’nin yakın bir müttefiki oldu. ABD, İngiltere ve Şah’ın ortaklaşa gerçekleştirdiği Ajax darbesinin ardından Tudeh’in aktiviteleri yasaklandı, üyeleri hapse atıldı.
Varasteh’nin anlatımıyla 1960 ve 1970’lerde Marksist ideolojinin temsilcileri daha çok gerilla örgütleri olacaktı.
‘Nasıl Yapılamadı: İran’da Solun Yenilgisi’ başlıklı yapıtı kaleme alan Maziar Behrooz’a göre İran, Orta Doğu’da en güçlü Marksist ideolojiye sahip ülkelerin başında geliyordu.
Behrooz, Tudeh Partisi’nin bastırılmasının ardından genç Marksistlerin 1960’lar ve 1970’lerde Şah’a karşı gerilla savaşına başladığını vurgular; Şah’ın güvenlik güçleri gerillaları kontrolleri altına alsa da, Marksist gerilla örgütleri 1979 İran Devrimi’nde etkin bir rol almayı başardı.
“1953’den önce işçi sınıfının tabanını oluşturduğu Tudeh Partisi’nin aksine gerilla hareketi temelini orta sınıftan, en çok da üniversite öğrencilerinden aldı. Gerillalar direniş ruhunu ayakta tuttu ve rejimin meşruiyetine karşı çıktı. Rejimin çöküşünde geri sayıma katıldılar.”
Bir zamanlar Humeyni’nin danışmanı ve dışişleri bakanıyken, şimdiyse rejimin muhalifleri arasında yer alan İbrahim Yezdi de, “İran’da devrimin öyküsü daha bitmedi. Hiç kimse 1979 devriminin nihai sonucunun ne olacağını bilemez. Bu devam eden bir süreç,”[4] demişti.
İlaveten şunları da belirtmeden ol(a)maz: İran Şahı Rıza Pehlevi, kapitalist sermaye birikimi ve sanayileşme hedefinin kaçınılmaz sonucu olarak, 1970’li yılların başlarından itibaren tacirlerin ve ticaret burjuvazisinin üssü niteliğindeki Tahran Çarşısı’na müdahale etti. Şah, modern çağda Batı’da da örnekleri görülen kapitalist bir meşruti monarşinin alt yapısını hazırlamaya çalışıyordu. Çarşının içinde ve çevresinde yoğunlaşmış, önceleri bağımsız çalışan, büyük çoğunluğunu geleneksel küçük ve orta büyüklükteki ticari, sınai ve finansal kuruluşların oluşturduğu işletmeler kontrol altına alındı. Şah yönetimi, 1970’li yıllardaki ekonomik krizden de Çarşı’yı sorumlu tuttu. Bu durum, çarşı esnafının Şah’a karşı gelişen muhalefetinin temelini oluşturdu.
Şah’ın baskı ve devlet terörüne dayalı yönetimi, güçlü bir iç güvenlik aygıtı ve ordu kurulmasını da beraberinde getirmişti. Daha da önemlisi, Şah yönetiminin bölgede açıkça ABD’nin jandarmalığını üstlenmesi, yüksek askeri harcamalar, üst sınıfın göze batan şaşaalı yaşam tarzı sokaktaki İranlının nefret duygularını besliyordu. İmamlar Cuma vaazlarında artık açıkça rejimi eleştiriyordu. Her türlü dernek, örgüt ve benzeri politik oluşum yasaklanabiliyor ama camiler kapatılamıyordu. Köklü bir geleneğe sahip olan ve Şiî ruhban sınıfını oluşturan Mollalar, halk üzerindeki nüfuzlarını arttırıyordu. İmamlar, kendiliğinden yükselen muhalefet dalgasını Şia ideolojisinin gücünden de yararlanarak kucaklamaya ve yönlendirmeye başlıyordu.
Ancak İran solu da bu dönemde büyük bir güç kazanmıştı. Hatta İran solu, militan gücü, illegalite deneyimi, örgütlenme ve mücadele geleneği bakımından başlangıçta İslâmcılardan daha etkiliydi. Ancak, İran solu Şah’a karşı yürütülen militan mücadelenin yüksek prestijine sahip olmasına karşın, yükselen dalgayı karşılamakta İslâmcı hareket ve Mollalar kadar başarılı olamadı.[5]
Hamaney ve İslâmcılar Şah’ı götüren devrimi çalmışlardır. Çalmakla kalmamış, tarihin görüp görebileceği en büyük gaddarlığa imza atışlardır. Solun üzerinden kamyon gibi geçer yeni İslâm Cumhuriyeti. Mollalar acımasızlıkta sınır tanımazlar. Sol, sosyalist, komünistler kanla ezilir. Sol namına bir tek şey bırakılmaz.
Bunun nedeni de imkânların değerlendirilememesine yol açan “önderlik kriz”dir.
TAHAKKÜM REJİMİ
Aslında İran’ı sadece 101 kişi yönetiyor. 101 kişinin ilki elbette dini lider. İran İslâm Cumhuriyeti’nde -yani Şah’ın devrildiği 1979’dan bugüne kadar- iki kişi, dini lider oldu: Ruhullah Humeyni, Ali Hamaney… Sonrası şimdilik belirsizlik yüklü…
Hemen her konuda son sözü söyleyen ve birçok kuruma yönetici atama yetkisini tek başına elinde bulunduran dini lideri 88 kişilik Uzmanlar Meclisi seçip atıyor. Hem de öyle atama ki, -mesela delirmek gibi olağanüstü bir şey olmadıkça- dini lider, ömür boyu görevinde kalıyor. Ölümü hâlinde yeni dini lideri seçmek, yeni Uzmanlar Meclisi’nin görevi süresi içinde gerçekleşebilir.
88 kişiden oluşan böylesine güçlü ya da yetkili Uzmanlar Meclisi üyelerini ise halk 8 yılda bir sandık başına giderek seçiyor. Ancak Uzmanlar Meclisi üyeliği için aday olmak öyle kolay bir şey değil. Bırakın seçilmeyi, aday olmaları için Anayasayı Koruma Konseyi’nin denetimi ve onayı gerekiyor.
Batı’daki laik ülkelerdeki Anayasa Mahkemesi etkisindeki Anayasayı Koruma Konseyi, 12 kişiden oluşuyor. Bunun yarısı, bizzat dini lider tarafından atanırken diğer yarısı, yani 6’sı ise dini liderin atadığı Yargı Erki başkanı tarafından belirleniyor. Bu kurumun üyeleri de ömür boyu görevde kalıyor.
İşte böylece 1+12+88 = 101 kişi, İran’ın esas yöneticileri olarak öne çıkıyor…[6]
Rejim blokunu, devrim muhafızları (IRGC), ulema, bazar (tüccar sınıfı) oluşturmaktadır. Bu blok içinde IRGC, devletin şiddet-istihbarat aygıtlarını elinde tutan, ekonominin en kritik sektörlerini, kripto para operasyonlarını kontrol eden, GSMH’nin yüzde 30-35’ini üreten bir ekonomik güce sahip.
Ayrıca egemen ideolojinin de koruyucusu. Ulema (dini-siyasal elit, alt düzey mollalar) esas olarak rant, vakıf gelirleri, devlet maaşları ve ticari etkinlikler yoluyla artık-değerden pay alıyor. Ulema ekonomik, siyasi, kültürel alanlarda IRGC ile örtüşüyor, rejimin kültürünü belirleyen egemen ideolojiyi üretiyor. İkisi birlikte ekonomik-kültürel iç tutarlılığı olan bir devlet kapitalizmi sınıfı oluşturuyorlar.[7]
Kimsenin inkâr edemeyeceği üzere İran’da otokratik neo-liberal bir rejim var. İran’da ABD ve Batılı emperyalistlerin yaptırım ve ambargolarını aşmak amacıyla kayıt dışı ekonomi bizzat devlet eliyle yürütülüyor. Bir nevi ‘savaş ekonomisi’ olarak tanımlanabilecek bu ekonomik tablo hem büyük tekellerin ve hem de devlet kurumları içindeki oligarşinin ülkedeki ekonomik durumun aksine giderek zenginleşmesine yol açıyor.
Bu çürümüş burjuva-oligarşik yapıyla da bağlantılı olarak devlet en temel altyapı hizmetlerini bile yerine getiremiyor ve halkın yaşam koşulları giderek kötüleşiyor. Bu durum en basit ekonomik talebin bile giderek rejime yönelik bir tepki ve öfkeye dönüşmesine yol açıyor.
Böylelikle de İran’da son yıllarda Mollarşinin sınıfsal karakteri ötürü sorgulanır hâle geldi, geliyor, gelecek de.
İran İslâm Devrimi, ilk bakışta monarşiye karşı halkın tepkisinin sonucu gibi görünse de yapısal düzeyde bir kopuş değildir. Sadece kapitalist üretim tarzının yeniden örgütlenmesi anlamına gelmiştir. Kapitalist sınıf ilişkileri dinî hegemonya altında yeni biçimlerle tahkim edilmiştir.
Üretim tarzı ve sınıf ilişkileri bağlamında 1979 sonrası İranı’nda niteliksel bir değişim yaşanmadı. Sermaye birikimi, petrol gelirleriyle sürmeye devam etti.[8] Ancak bu kez devletin doğrudan kontrol ettiği kurumlar ve dinî vakıflar eliyle. Bu yapılar aracılığıyla, mülkiyetin el değiştirmesi değil, yeniden dağıtımı gerçekleşti. Tarım reformları askıya alındı, işçilerin öz örgütlenmeleri bastırıldı, kooperatif hareketleri dağıtıldı. İşgücü piyasası, dinî ve ahlâki normlar üzerinden disipline edildi. Böylece üretim tarzı hem ekonomik hem kültürel araçlarla yeniden üretildi.
Devrim Muhafızları, yalnızca bir güvenlik gücü değil; ekonomik bir aktör olarak da yükseldi. İnşaat ve mühendislik şirketleri aracılığıyla, petrol, enerji, altyapı ve bankacılık sektörlerinde faaliyet göstermeye başladı. Bu dönüşümle birlikte klasik anlamda bir askerî-bürokratik burjuvazinin ortaya çıkışına zemin hazırladı. Devrim Muhafızları, hem baskı aygıtı hem de sermaye fraksiyonu olarak sınıf tahakkümünü sürdüren belirleyici bir güç hâline geldi.
İşçi sınıfı, devrimden sonra özgürleşmedi; aksine daha yoğun bir ideolojik ve fiziksel baskıya maruz kaldı. Sendikal haklar kısıtlandı, grevler bastırıldı, işçi konseyleri tasfiye edildi. Devletin resmi işçi kuruluşları dışında örgütlenmek suç hâline getirildi. Dinî söylem, işgücünü “ahlâk” ve “itaat” üzerinden disipline etti. Toplumsal üretim süreci, artı-değerin el konulduğu klasik biçimini korudu. Bu süreçte sınıf ilişkileri, biçimsel olarak değil; içeriksel olarak sürdü. İran İslâm Cumhuriyeti yalnızca bir ideoloji rejimi değil; sınıf ilişkileri temelinde yeniden yapılandırılmış bir tahakküm rejimidir.
Söz konusu rejim miadı dolmasa da, müthiş yıprandı. Örneğin 2024 seçimleri İran’da, molla rejiminin tüm baskıları ve devlet aygıtının tüm propaganda mekanizmasına rağmen 1979 İslâm Devrimi’nden beri en düşük katılımlı seçim oldu.
Yani 2020’deki meclis seçimlerinden ve 2021’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bile daha düşük bir katılım oldu. Resmi açıklamalara göre seçime katılım oranı yüzde 41 idi ama İran içinden pek çok kaynak ve STK’ya göre gerçek katılım çok daha düşük. Zaten İran devletinin oy verme süresini gece yarısına kadar üç kez uzatması da gerçek katılımın ne denli düşük olduğunu ortaya koyuyor.[9]
Yani İran’da sandığın reddi, yeni direniş biçimi oluyor. Denilebilir ki İslâm Cumhuriyeti’nde seçimler, bir yanda toplumdaki değişim isteğini yatıştırmak, diğer yandan da yüksek katılımla kötülük rejiminin meşruiyetini sağlamak için kullanılıyor Reformistler, “kötünün iyisi” bir tercih olarak rejimin kullanışlı bir aracı hâline geldi. Seçimlerin bir değişim yaratmadığının farkına varan halk, artık sandığa gitmeyerek bu oyunu bozuyor.
Bu bile çok şey anlatıyor değil mi?
MOLLARŞİK İDARİ YAPI
Mollarşik İran’da idari biçim eyalet sistemidir. Eyaletler atanmış valiler ile yönetilirken; her eyalette il, ilçe, kasaba, nahiye ve köyler var…
İran’ın idari sistemi, Tahran, Qum, Merkezi, Qezwîn, Gîlan, Erdebil, Zencan, Tebriz, Ûrmiye, Sine, Hemedan, Kirmaşan, Îlam, Loristan, Xuzistan, Çaharmahal û Bahtiyari, Kehkileyû û Buyer Ehmed, Buşehr, Fars, Hurmuzgan, Sistan ve Belûcistan, Yezd, İsfahan, Mazenderan, Gulistan, Horasanê Şemalî, Razavi Horasan ve Elburz adındaki 31 eyaletten oluşur
Humeyni iktidara gelince yaptığı ilk şey Molla rejimini kurumsal olarak örgütlemek oldu. Şah dönemindeki eyaletlerin birçoğunun adını değiştirir.
Denilebilir ki üç bin yıllık devlet geleneğine sahip İran, Pers imparatorluğu ile adını bölgede duyurmuş ve ardından da Safavi İmparatorluğu ile geleneğini sürdürmüş sömürgeci bir rejimdi…
1639’de Osmanlılarla arasında gerçekleştirilen Kasr-ı Şirin anlaşması ile Kürdistan’ın ikiye bölünmesine imza atacaktı…
1951’de Dr. Musaddık iktidara gelerek İran’da petrolün millileştirilmesinin ilk adımlarını atar. Ancak ülkede etkili olan İngilizler, ve ABD’nin desteği ile Musaddık’a karşı bir özel savaş kampanyası başlatacaktır. 1951’de halkın sokağa çıkarak iktidara getirdiği Musaddık’a karşı İngiltere ve CİA, halkı bu sefer Musaddık’ı iktidardan düşürmek için sokaklara döktü.
1953’de Musaddık iktidardan düşürülerek ev hapsine alındı ve birkaç yıl içinde yaşamını yitirdi. Böylelikle ülkede Pehlevi hanedanı yeniden güç kazanacaktı. Baba Şah Rıza Pehlevi’nin ölümünden sonra oğul Şah Muhammed Rıza Pehlevi tahta geçti. 1979’da Humeyni’nin sürgün olduğu Fransa’dan dönüp Tudeh, Kürtler ve diğer halkların Şah’a karşı yürüttüğü mücadelenin üzerine konarak Şah’ı devirdi. İktidarı ele geçirdikten sonra yaptığı ilk iş Tudeh, Kürtler ve mücadele eden diğer halkları tasfiye etmek oldu. İran’da Molla Rejimi başlamıştı…
1979’da Humeyni’nin iktidara gelmesiyle birlikte, İran’ın siyasal rejimi totaliter sistem olarak yeniden yapılandırıldı. İslâm dinine hem kamusal hem de özel alanı belirleme gücü verildi. İran siyasal sisteminin bütün erklerinin içeriği, işlevi, yetkisi ve kalıcılığı İslâm dini tarafından belirlenerek yasallaştırılmıştır. İran siyasal sisteminin kurucuları, bu sistemi İslâm dinini yürürlüğe sokmak için yapılandırdıklarını söylemektedirler. Bu sistemin bir diğer özelliği, İslâm’ı sadece kamusal alanda egemen kılmak değil, hayatın bütün alanında yürürlüğe sokmaktır. Halkı sürekli bu ideoloji çerçevesinde motive etmeye çalışmışlardır.
İslâm devriminden sonra İran Anayasası’nın hazırlık çalışmaları 15 Kasım 1979’da bitmiş ve Anayasa aynı yılın Aralık ayında halk oylamasına sunularak yüzde 99.5 oranda “Evet”(?) oyu almıştı.
1989’da Humeyni’nin ölümünden sonra yeniden gözden geçirilecek olan Anayasa 177 maddeden oluşmaktaydı.
İran anayasasında en yüce makam Velayeti Fakih olarak belirlenmiştir. İran sisteminin diğer siyasi, askeri, ekonomik, toplumsal, yargı sistemleri velayeti fakih sistemine bağlıdır.
Velayeti Fakih kuramı 1960’larda Humeyni tarafından ortaya atılmıştı. Kuram Şia mezhebinin ideolojik temellerine yaslanmaktadır. Humeyni Velayeti Fakih kuramı vasıtasıyla Şia mezhebinin siyasal sistem örneğini gerçekleştirmiştir. Bu kuram Şia mezhebinin “imamet” kuramının devamı olarak belirtilmiştir. Şia’ya göre İmamet kurumu Kur’an’da belirtilmiştir; buna göre peygamberin ölümünden sonra Müslümanları yönetmek imamların hakkı ve sorumluluğundadır. Yönetim imamların iktidarda olması veya onların onayı ile meşruiyet kazanmaktaydı.
Humeyni, Velayeti Fakih kuramını 1960’larda Irak’ın Necef kentindeki din derslerinde ortaya koymuştu. Peygamberler ve imamlara özgü “velayet” (Mutlak otorite) fakihler için de geçerlidir.1979’da İran devrimi gerçekleştiğinde Humeyni Velayeti Fakih kavramını İran Anayasası’na aldırdı. Anayasa’nın 5. maddesine göre “12. İmam gaybeti nedeniyle iktidar ve imamet adil, takva sahibi, zamanın icaplarını bilen, gözüpek, becerikli, tedbirli fakihin uhdesindedir.” İran siyasal sisteminde Velayeti Fakih lider konumundadır ve bu lider halk tarafından seçilmelidir. 57. maddeye göre “İran İslâm Cumhuriyeti’nde egemenlik güçleri: yasama gücü, yürütme gücü ve yargı gücü Velayeti Fakih denetimindedir.
İran totaliter sisteminin tüm kurumları Velayeti Fakih’e bağlıdır. Alınan kararlar bu konseye danışılmadan yürürlüğe konulamaz.
Velayeti Fakih İran molla rejiminde şu olağan üstü görevlere sahiptir:
-Alınan genel kararların doğru biçimde yürürlüğe girmesini denetlemek;
-Referandumun yapılması;
-Silahlı kuvvetlerin genel komutanlığı;
-Savaş ve barış ilan etmek ve güçlerin seferberliği;
-Gözetici Konsey’in Fakih üyelerinin atanması;
-Ülkenin en yüksek yargı makamının atanması;
-Genelkurmay başkanın atanması ve görevden alınması, Devrim Muhafızları Genel Komutanının ataması ve görevden alınması;
-Milli Savunma Yüksek Konseyin kurulması;
-Silahlı Kuvvetlerin en üst düzey komutanlarının belirlenmesi;
-Milli Savunma Yüksek Konseyinin önerilmesi;
-Seçilmiş ve henüz göreve başlamamış cumhurbaşkanının onaylanması;
-Meclisin siyasi yetersizlik vermesinden sonra cumhurbaşkanını azledilmesi;
-Radyo-Televizyon kurumu…
Özetle yasama, yürütme ve yargı güçleri arasındaki sorunları çözme ve kendisi ile birlikte çalışacak konseyi belirleme gibi olağan üstü yetkilere sahiptir. Bunun yanı sıra İran’da kentlerin idari ve siyasi yöneticilerinden daha fazla yetki ve güce sahip olan, Cuma namazlarını kıldıran imamların belirlenmesi gibi en stratejik görev de Velayeti Fakih’in elinde bulunur.
İran rejiminde Velayeti Fakih, yani Ruhani liderlik makamından sonra İran Anayasası’na göre cumhurbaşkanlığı makamı gelir. Cumhurbaşkanı halk tarafından oylama ile seçilir; görev süresi dört yıldır. Ardı ardına seçilebilme hakkı vardır. İran Anayasası’nda cumhurbaşkanlığına seçilecek olan kişide şu vasıflar aranır: İran asıllı, İran vatandaşı, Tedbirli, İradeci, Güvenilir, Takva sahibi, İran İslâm Cumhuriyeti’nin ve ülkenin temel ilkelerine inançlı…
Hiyerarşik sıralamada ruhani lider ve Cumhurbaşkanı’ndan sonra 12 kişiden oluşan gözetici konsey gelir. Görevi mecliste alınan kararların dine uygun olup olmadığını belirlemektir.
Etkili diğer bir kurum ise Maslahat Konseyidir. Amacı siyasal güçler arasındaki anlaşmazlığı ortadan kaldırmaktır. Maslahat Konseyi meclis ile Gözetici Konsey arasındaki anlaşmazlıkta karar verir. Yasaya göre Maslahat Konseyi’nin başkanı cumhurbaşkanı olmalıdır. Üye sayısı değişmekte ve dini lider tarafından atanmaktadır.
Rejiminin diğer etkili bir kurumu ise Milli Güvenlik Konseyi’dir. Amacı “İslâm devrimini korumak, milli menfaatleri temin etmek, ülkenin toprak bütünlüğünü ve milli egemenliğini sağlamaktır” deniliyor İran İslâm Cumhuriyeti Anayasası’nda.
İran’da bu temel kurumların yanı sıra Parlamento, Parlamento Başkanı, Hükümet ve Başbakan ile bakanlar kurulu da yer alır. Ancak yetkilerin tamamı başbakan, bakanlar ve parlamentodan diğer üst kurumlarda toplanmaktadır. Başbakan ve bakanlar belirlenen politikalar ve alınan kararlara göre hareket ederler.
İran’da resmi dil Farsçadır. Ancak Azerice, Belucice, Kürtçe, Arapça, Türkmence tanınan diller olarak kabul edilir. Ayrıca Fars, Azeri, Kürt, Beluci, Arap ve Türkmenler, etnik gruplar olarak kabul edilmektedir.[10]
TERÖRİST REJİM
Mollarşi’nin İran’ı terörist bir baskı rejimi ile yönetilmektedir. Hızla birkaç örneği aktaralım:
i) İran, zorunlu kıyafet kurallarını ihlâl eden kadınları tespit etmek için harekete geçti. İranlı yetkililer, kamuya açık alanlarda kameralar konuşlandırılacağını, kıyafet kurallarını ihlâl eden kadınların “cezalandırılacağını” bildirdi.[11]
ii) İran Yargı Erki Başkanı Gulam Hüseyin Muhsini Ejei, zorunlu başörtüsü kuralına aykırı hareket edenlerin müsamaha gösterilmeden cezalandırılacağını açıkladı.[12]
iii) İran’ın ünlü pop şarkıcısı Mehdi Yarrahi, ülkede kadınların başörtüsü zorunluluğuna karşı direnişlerine destek veren şarkısı nedeniyle tutuklandı. Yarrahi’nin “Başörtün” isimli şarkısında “Başörtünü çıkar, bak Güneş batıyor. Korkma aşkım, gül ve gözyaşlarını protesto et” gibi ifadelerin kullanılması ve müzik klibinde başörtüsüz kadınların dans etmesi “İslâm’ın ahlâk ve geleneksel değerlerini ihlâl” olarak değerlendirildi.
iv) Jina hareketinin başlamasıyla protestolar birkaç gün içinde İran’ın 31 eyalete ve 100’den fazla şehrine yayıldı. Ülke dışında ise birçok ülkede ve şehirde protestolar yaygınlaştı. Sokak protestolarında 1500’den fazla kişi öldürüldü. Öldürülenlerin yaklaşık 100’ü 18 yaşında olanlardı. Bu süreçte en az 60 bin kişi tutuklandı, en az 110 kişi idama mahkûm edildi. Harekete katıldığı gerekçesiyle idam edilenlerin sayısı 10’u aştı ve eskiden hüküm giymiş birçok tutuklu da bu süreçte idam edildi. İran İnsan Hakları Merkezi 2023’ün Mart ve Mayıs’ında 138 kişinin idam edildiğini açıklamıştı. Bu süreçte 200’ü aşkın kişi kolluk tarafından kaçırıldı; bunların önemli bir bölümünü 18 yaş altı çocuklar oluşturuyordu.[13]
v) İran’da, 22 yaşındaki Kürt kadını Mahsa Amini’nin başörtüsünü kurallara göre takmadığı gerekçesiyle ahlâk polisince gözaltına alınıp öldürülmesi, büyük protestolara neden oldu. Hükümet karşıtı protestolarda en az 30 bin kişi tutuklandı.[14]
vi) İran İnsan Hakları Örgütü (HRANA), protestoların başlangıcından beri 6 bin 221 kişinin öldürüldüğünü teyit etti. Bu sayının 100’ü 18 yaş altı çocuklardan oluşuyor. Protestolarda 214 güvenlik gücünün de öldüğü biliniyor. Ayrıca HRANA, doğruluğu raporlama aşamasında olan 17 bin 91 cenaze olduğunu da söylüyor.[15]
vii) ‘Uluslararası Af Örgütü’, İran cezaevlerinin bir kıyım merkezine dönüştüğünü ve idam cezalarının 2022’ye göre 2023’de 3 kat arttığını belirtti: 2023 başından beri en az 282 kişi idam edildi. Bu sayı, 2022’nin ilk 6 ayında gerçekleştirilen idamların 2 katı.[16]
viii) İran’da 2023’ün ilk 3 ayında 48 Kürt tutuklu idam edildi.[17]
ix) İran’daki Molla rejimi 2025’in başından Eylül ayına dek 35 kadını idam etti. İran Ulusal Direniş Konseyi Kadın Komitesi’ne göre Molla rejimi, kadınların infazında “dünya rekorunun” sahibi. Kaydedilen verilere göre, 2007’den bu yana ise İran’da en az 298 kadın idam edildi. Bu liste, İran’da siyasi nedenlerle infaz edilen on binlerce kadını kapsamıyor.[18]
x) İran’da on öğrenci Tahran Güzel Sanatlar Üniversitesi kampüsü bahçesinden üniformalı kişiler tarafından plakasız bir minibüsle kaçırıldı, öğrencilerin nereye götürüldüğü meçhul.[19]
xi) İran’ın Kürdistan eyaletine bağlı Sakkız şehrindeki Mirac Kız Lisesi’nde gazdan zehirlenen en az 47 öğrenci hastanelere kaldırıldı, 20’den fazlasının durumu kritik. Zorunlu başörtüsü yasalarının sıkılaştırıldığı İran’da bu kez kız öğrencilere yapılan kimyasal saldırılar nedeniyle halk protesto eylemleri düzenliyor.[20]
PROTESTO(LAR)
Claude Lévi-Strauss’ın, “Bir siyasal düzenin muhalifleri var olan düzeni gönüllü olarak kabul etmezler; onu toptan mahkûm edip, sanki yaşanan dönem koskoca bir araymış da bunun sonunda yaşam yeniden başlayacakmış gibi, tarihin dışına atarlar,” diye tanımladığı protesto(lar), düzene itiraz ve başkaldırıdırlar.
Bu bağlamda sosyolog Dr. Tolga Gürakar’ın, “Sürmekte olan eylemler (…) geçmiş ayaklanmalardan miras kalan kolektif tecrübeye dayanıyor,”[21] diye tarif ettiği İran’daki protesto(lar) rejimi derinden sarsmış, sarsmakta ve sarsacaktır da!
Yukarıdaki bölümlerde değindiğimiz mollarşi gerçeği bunu kaçınılmaz kılarken; büyük cesaretle devreye giren başkaldırılar, şimdilik şiddetle bastırılıyor. Çünkü Mahsa Amini’nin katledilmesinden sonra baskı ve şiddeti artıran İslâm Rejimi ile direniş kültürüne sahip İran halkları arasında bir “yıpratma savaşı” sürse de “korku duvarı” artık yıkılmış gibidir.
Bu çerçevede mollarşi uzun süredir tarihin eşiğinde bekliyor. Çökmüş bir düzen(sizlik) ile içi boşalmış bir iktidar(sızlık)ın bekleyişi bu…
Molla rejimiyle İran halkları arasındaki kopuş, isyan dönemlerinde açık bir antagonizmaya dönüşüyor. Periyodik halk ayaklanmaları, her seferinde kanla bastırılmakta, her kanlı müdahale de yeni bir ayaklanmanın tohumlarını atıyor ve teokratik diktatörlüğün ömrünü kısaltıyor.
Kolay mı? Derinleşen ekonomik kriz İran’da kriz ve devalüasyona karşı protestoları, grevleri körüklüyor. Örneğin Tahran’daki büyük çarşı esnafının kepenk kapatmasıyla başlayan protestolar, üniversite öğrencilerinin de katılımıyla hızla ülke geneline yayıldı.
YAĞMACI ABD
Çok önceleri Jo Adetunji, “ABD’de Trump’ın dönüşü, İran yönetiminin kendini daha da savunmasız hissetmesine sebep olacak. Ekonomik yaptırımlar, rejime yönelik askeri saldırılar ve ülke içinde yaşanabilecek yeni kitlesel eylemler görebiliriz,”[22] demişti ve öyle de oldu. Tıpkı eski İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin, “ABD bu ülkeye yeniden adımını atabilmek için ülkemizde kaos ve kargaşa çıkarmak istiyor,”[23] ifadesindeki üzere!
Kolay mı?
Amerikan istihbarat örgütü CIA’nın, 1953’de demokratik yollardan seçilmiş Başbakan Muhammed Musaddık’ın devrildiği askeri darbeyi örgütlediğini resmen kabul ettiği[24] bir pratikti söz konusu olan…
Ya da İran, ABD’yi petrol taşıyan gemiye el koyma girişiminde bulunmakla suçlarken; Amerikan deniz piyadelerinden özel birliğin, İran’la muhtemel bir çatışmaya hazırlık için İsrail deniz komandolarıyla tatbikata başladığı[25] tablo …
ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’la ön koşulsuz görüşmeye hazır olduğuna ilişkin teklifine, “Washington yönetimi sahtekârdır. ABD’yle müzakere masasına oturmayacağız, bunu yasaklıyorum,”[26] yanıtını veren Ayetullah Ali Hamaney hiç de haksız değildi. Washington, aynı süreçte Lübnan’da hükümetin ortağı Hizbullah’ın finansman ağını çökertecek bilgileri sağlayanlara 10 milyon dolara kadar ödül vereceğini açıklıyordu…[27]
Sonra İran’ın ABD kuvvetlerine saldırması ya da nükleer silahlarla ilgili çalışmalarını hızlandırması olasılığına karşı ABD’nin Ortadoğu’ya 120 bin asker göndereceği haberleri bölgede yeniden ama bu kez ciddi olarak savaş çıkacağı endişesini arttırmaktaydı…[28]
Böylesi bir dizaynda ABD- İran gerilimi ve yaptırımlara dair İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin, “Bugünkü şartlar hiçbir şekilde müzakere şartları değil. Müzakere değil, direniş ve mücadele şartları var,”[29] ifadesinde şaşırtıcı olan ne olabilirdi ki?
Kaldı ki Trump’ın, “Yüce İran halkı yıllardır baskı altında. Yemeğe ve özgürlüğe açlar. İnsan haklarının yanı sıra İran’ın zenginliği de yağmalanıyor. Değişim zamanı geldi,” ifadesinde “es” geçilen İran’ın doğal kaynaklarının Arap-Amerikan ve Anglo-Pers petrol şirketleri aracılığıyla yıllarca yağmalanmış olmasıydı!
Gerçekten de, petrol karteli Standart Oil’in sahibi, Roosvelt ailesinden CIA ajanı Kermit Roosvelt’in kışkırttığı olaylar sonrası, İran petrollerini millileştiren Başbakan Muhammed Musaddık’ı iktidardan düşürmemiş miydi?!
Bir kez daha anımsatalım: Muhammed Musaddık (1882-1967) Ortadoğu’nun atipik politikacılardandı: Dürüsttü. Maaş almaz, gönderilen hediyeleri geri yollardı. Maliye Bakanı olduğunda annesinin geçmiş yıllara ait vergi borçlarını teker teker tahsil etti.
1919’da, neredeyse bedavaya, İran petrolleri daha sonra BP’ye dönüşecek olan bir İngiliz şirketine verilmişti. İşi sağlama bağlamak için, İngilizler, İran’da kukla hükümetler kurmaktaydı.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, İngiltere zayıflama sürecine girince ABD devreye girdi. Birlikte İran’ı yarı sömürge hâline getirdiler. 1925’te, batı yanlısı Rıza Pehlevi iktidara getirildi.
Musaddık, bu dönemde, Meclis’e girdi. İran’a anayasal monarşi getirmek ve petrolleri millileştirmek için Şah’la mücadele etmeye başladı. Hapsedildi. İran’ın milliyetçi ve demokratik ideallerinin sembolü hâline geldi. Meclis, 1950’de petrolü millileştirdi, 1951’de onu başbakan seçti.
CIA, İngiliz ajanlarla beraber çalışarak Musaddık’ı devirmek için plan yapmaya başladı. 1953’te de devirdi. ABD, ülkeden kaçan Şah’ı yeniden başa getirdi.
CIA ve M16’nın Musaddık’ın iktidardan düşürülmesinde kilit rolü Tahran’daki CIA görevlisi Kermit Roosevelt oynadı. Elbette M16 görevlisi Christopher Montague Woodhouse’un da payı var. Kuşkusuz, ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles ile kardeşi CIA Başkanı Allen Dulles’ın da. Tabii, “Ajax Eylemi” kod adlı müdahaleyi onaylayan ABD Başkanı Dwight David Eisenhower’in de.
Bunlar kalabalıkları rüşvetle sokağa döktüler. İran petrolünü millileştiren ve sarayın büyük bütçesini ufaltıp geri kalanını sağlık bakanlığına aktaran Musaddık’ı “ülkeye ihanetten” hapse attılar.
Buy arada “Ya başarılı olmazsa!” diye korkan CIA’dan Şah’ın kız kardeşine kralı ikna etmesi için çok pahalı bir kürk ve bavul dolusu para geldi. Şah’ın ikiz kız kardeşi Prenses Eşref Paris’te yaşayıp, İran’da her kuruluştan yüzdesini alan biriydi.
Bu soyguncu prenses, “Madam Şefik” sahte pasaportuyla Paris’te Excelsior Oteli’ndeki kral dairesinden gizlice gelip Şah’ı ikna etti. Kuşkusuz, Ali Celili, Faruk Keyvani, üç Raşidian kardeşler ve işadamı Kudretullah gibi yerli işbirlikçiler de eksik değildi.
ABD Askeri Ataşesi küçük rütbeli subaylara para ve terfi sözleri verdi. Her türlü kirli işin ve gizlice buluşmaların içinde Büyükelçiler Shepherd ile Henderson’u da unutmayalım.
CIA hemen yeni yönetime 5 milyon, Nazi yanlısı olarak bilinen General Zahidi’ye bir milyon dolar ulaştırdı. Roma’ya kaçmış olan Şah da 12.000 dolara kiralanmış olan Hollanda uçağıyla Tahran’a döndü. Zahidi Şah’ın armağan ettiği altın sigara kutusunu cebine yerleştirip başbakan olurken, CIA görevlisi de tahtın sağ kolu konumuna yerleşti.
Akabinde CIA tarafından eğitilen İranlıların kurduğu Savak’ın yardımı ile İran bir polis devleti hâline getirildi. Petrol ABD’nin emrine verildi.
Şah’ın dönüşünden sonra Musaddık vatana ihanet suçundan yargılandı ve ölüme mahkûm edildi. Mahkûmiyeti daha sonra askeri bir hapishanede, üç yıl tek kişilik hücre cezasına çevrildi. Ahmedabat’daki evinde, göz hapsinde iken öldü.
ABD’nin İran tarihindeki baskın öğeleri bunlar…
Bu “ilgi” sonraki yıllar hiç bitmeyecekti; Körfez’den ABD sanayine petrol akıyordu ne de olsa. Ne ki, işlerin 1979’da İslâm (karşı-) devrimiyle bozulması, ilişkileri bir hayli gerecekti. Şiddet ve saldırganlığın dozajı arttıkça arttı. (Karşı-) devrimin şafağında patlak veren “rehine krizi”nden, ABD’nin İran’ı “terörü finanse etmekle”, ardından da nükleer silah üretmekle suçlamasına, Devrim Muhafızları’nı “yabancı terör örgütleri” listesine dahil etmesine, Hizbullah üzerine düzenlenen saldırılara… velhasıl nükleer gerginlik, ekonomik yaptırımlar ve askeri çatışmalarla süregiden gerilim, sonunda önce İsrail’in İran’a saldırısıyla başlayan 12 gün savaşı (2025), ardından da ABD-İsrail’in 28 Şubat 2026’da başlattıkları hava saldırılarının yolunu döşedi.
Noam Chomsky 2019’da şöyle yazıyordu: “ABD’nin İran’a saldırı tehdidi gayet gerçek. Trump yönetimi, İran’ın kötülükleri hakkında hikâyeler uyduruyor. Saldırı için bahaneler uydurmak kolay. Bunun tarihte birçok örneği var.
İran’a yönelik saldırı, dünyanın patronuna karşı gösterdiği ‘başarılı meydan okumaya’ son vermesi için, ABD’nin ezici kuvvetini sergilediği uluslararası programın unsuru. ABD’nin Küba’ya 60 yıl boyunca işkence yapmasının başlıca nedeni de buydu.
Bunun mantığı herhangi bir ‘Mafya Babası’ tarafından kolayca anlaşılabilir. Başarılı bir meydan okuma, başkalarına aynı yolu izlemeleri için ilham verebilir. Kissinger’ın Şili’de Salvador Allende’yi devirmeye çalışırken söylediği gibi, ‘virüs yayılabilir’. Bu tür virüsleri imha etme ve kurbanları salgın tehlikesine karşı -genellikle sert diktatörlükleri dayatarak- aşılama ihtiyacı, dünya meselelerinin önde gelen prensiplerindendir.”[30]
Tüm bunların ışığında, İran’daki protestolara “Arkanızdayız” türünden, “Rejimin işi bitti” türünden açıklamalarıyla, acaba ABD Başkanı Donald Trump İran halkını aptal mı sanıyor, yoksa belleksiz mi?
Kimsenin kuşkusu yok: İran’ı “şeytan” ilan eden Trump, Tahran’a karşı fiilen savaş hâlinde oldu hep…
Washington’un usanmadan İran’a yönelik müdahale planları yaptığı sır değil.
Özellikle de Irak’ta ABD işgalinin ardından 2003 sonrası kurulan siyasi düzende nüfuzunu giderek artıran Tahran’la Washington’un vekâlet savaşı hâlinde olduğu da bir “sır” değildi.
Irak, Yemen, Bahreyn ve Lübnan’da nüfuzunu artırıp, yeni kazanımlar elde eden İran, uzun bir süredir sadece ABD’nin değil, İsrail ve Suudi Arabistan’ın da hedefindeydi.
ABD’nin planı İsrail ve Suudi Arabistan’la birlikte İran’ı kuşatmak ve boyun eğdirmek. Ortadoğu’da istediği oyunu kuramayan ABD’nin bölgesel çıkarlarının ve de Avrasya ile Güneybatı Asya’ya ulaşmasının önündeki en büyük engellerden birisiydi “Şiî Hilali’nin merkez ülkesi İran.
Bundan ötürü ABD’nin bu emellerini gerçekleştirmek için Tahran’ın dize getirilmesi şarttı.
Bu sadece Trump’ın düşünceleri değil, “Gerekirse güç kullanmakta tereddüt etmeyeceği”ni belirtip, “İsrail’in askeri üstünlüğünü korumak için ne gerekiyorsa yapacağız, çünkü İsrail tüm tehditlere karşı kendini tek başına koruyabilmelidir.”[31] “Bütün seçenekler masada diyorsam öyledir,”[32] diyen ABD Başkanlarından “demokrat” Barack Obama da aynı makamdan çalıyordu…
Kolay mı? Obama’nın kabinesindeki Savunma Bakanı Chuck Hagel de, “İran’a yaptırım yanlısıyım. Tüm şıklar masada. Müdahale dahil,”[33] diyordu.
Ayrıca önceki ABD Savunma Bakanlarından Leon Panetta da, “Diplomatik çabaların sonuç vermemesi hâlinde askeri müdahalede bulunacakları”na dair söz veriyordu.[34]
Tüm bunlara ilişkin olarak da eski İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, “Tarihsel tecrübe ülkemizin diplomatik aparatının Beyaz Saray yetkililerinin tutumunu dikkat ve kuşkuyla izlemesini gerektiriyor,”[35] demeden edemedi.
Kolay mı, karşılarında bu kez ABD’nin MAGA mamulâtı Donald Trump vardı. O, Hürmüz Boğazı’nı “Trump Boğazı” olarak adlandırandı. Ayrıca, Meksika Körfezi’nin adının ABD haritalarında “Amerika Körfezi” olarak değiştirilmesi konusunda ısrar edip, “Bir gün dedim ki ‘Neden Meksika Körfezi diyoruz, çevresindeki alanın yüzde 92’si bize ait. ‘Meksika Körfezi bundan böyle Amerika Körfezi olmalı’ dedim,” ifadelerini kullanandı![36]
SALDIRI VE SONRASI…
İran’a karşı saldırının hiçbir meşru gerekçesi yok! Küresel emperyalist/ Siyonist haydutluk kendi ezberiyle ilerliyorken; Mollarşinin ne menem bir şey olduğunu aklı başındaki herkes bilir. Ama aynı zamanda saldırı savaşlarıyla, bombalarla demokrasinin gelmeyeceğini, Batının asıl derdinin hiçbir yerde ve hiçbir zaman demokrasi ve özgürlükler olmadığını da!
O hâlde Mollarşi’nin karakterini, halka karşı günahlarını unutmadan, gölgelemeden, saldırganların meşruiyet safsatasına meze etmemek gerekiyor.[37]
Elbette V. İ. Lenin’in, “Savaşlar ve tüm felaketleri, milyonlarca emekçiyi esaret altında tutan, uluslar arasındaki mücadeleyi kızıştıran ve sermayenin kölelerini yeme dönüştüren kapitalizm tarafından üretilir. Bu kitle baskısına ve köle sahiplerinin çıkarları doğrultusunda yapılan bu köle katliamlarına son verebilecek tek güç, devrimci proletaryanın dünya çapındaki sosyalist ordusudur.”
“Burjuvazi, köleliği sağlamlaştırmak ve güçlendirmek için köle sahipleri arasındaki savaşı, ‘ulusal’ ideoloji ve ‘anayurdun savunulması’ gibi sözlerle halka yutturmak istemektedir.”[38]
“Yurt savunması”nı kabul etmek, proletarya bakımından, güncel savaşı doğrulamak, onun yasallığını kabul etmek demektir,”[39] uyarılarına da sırt dönmeden.
ABD için “Yeni bir Vietnam mı?” sorusunun telaffuz edildiği güzergâhta Patrick Ringgenberg, yalanlarla gerekçelendirilen saldırı savaşını kısaca şöyle değerlendiriyor: “Savaşı ne ABD kazanabilir ne de İran kaybedebilir. Ama savaşın kaybedenleri her halükârda bölge ülkeleri ve dünya ekonomisi olacaktır.
Giderek “Topal Ördek” olarak nitelenen Trump yönetimi bir kara harekâtı olmadan askeri başarının mümkün ol(a)mayacağını öğreniyor.
Nihayetinde İran savaşı askeri açıdan “berabere biten”, ancak siyasi açıdan ABD ve İsrail için bir “yenilgi olarak” tarihe geçecek gibi görünüyor.
Bunun böyle olmasında bir diğer etken de tedarik zincirleri meselesi…
Örneğin Dünyanın en büyük varlık yönetim şirketi BlackRock CEO’su Larry Fink, petrol fiyatlarının 40 ile 150 dolar arasında değişebileceğini belirterek küresel ekonomi için resesyon uyarısı yapıp, “Küresel ekonomi çökebilir,”[40] diye ekliyor.
Yeri gelmişken aktaralım: İran, petrol ve doğalgaz gibi enerji kaynaklarının, rafinerilerin, küresel enerji, ticaret yollarının, Hürmüz Boğazı, yılda yaklaşık 2 trilyon dolar değerinde metanın geçtiği Babül Mandep gibi kritik darboğazların coğrafyasıdır. Deniz yoluyla taşınan petrolünün yüzde 20-30’u, küresel LNG (doğalgaz) ticaretinin yüzde 20’si bu yollardan ve o darboğazlardan geçiyor. Bu geçişin hacminde, hızında yaşanan dalgalanmalar, küresel petrol, LNG fiyatlarını dalgalandırıyor. Savaşın etkisiyle bu stratejik su yolunda trafik yüzde 70-80 düşmüş durumda: Petrol, gaz fiyatları artmaya başladı.
Dünya arzının beşte birini karşılayan Katar’ın LNG tesisi, Suudi Arabistan’ın en büyük rafinerisi Ras Tanura ve Dubai Havalimanı gibi enerji altyapıları, lojistik üsler doğrudan İran saldırılarına hedef oluyor. Hürmüz Boğazı’ndan geçişe alternatif oluşturan boru hatları günlük toplam 6.8 milyon varil kapasiteyle sınırlı kalıyor. Tüm bu kesintiler, petrol fiyatlarında yüzde 13, Avrupa doğalgaz fiyatlarında ise yüzde 50’nin üzerinde artışa yol açarken, her 10 dolarlık petrol fiyat artışı küresel enflasyona 0.2 ila 0.7 puan ekliyor, merkez bankalarının faiz politikalarını, çatışmadan uzak ülkelerin bile tedarik zincirlerini etkiliyor.[41]
Vladimir Putin’in, “İran’a yönelik saldırılarda ABD’yi destekleyen Avrupa ülkelerine doğalgaz tedarikini keseceğiz,” ifadesi eşliğinde burası kritik noktadır.
Ve en önemlisi de Ortadoğu’da İran merkezli bir savaş, yalnızca iki ya da üç aktör arasındaki klasik bir askeri çatışma değildir. İran, ideolojik yapısı, (İslâmî) devrim ihracını hedefleyen devlet modeli ve bölgesel ağları nedeniyle Ortadoğu’daki güç dengesinin kilit ülkelerinden biridir. Bu nedenle İran’a karşı yürütülen bir askeri harekât, kaçınılmaz olarak bölgesel güç dengelerini içeren ve küresel stratejik hesapları etkileyen bir gelişme niteliği taşır.
Bu çatışmanın arkasında sadece İran’ın nükleer programı ya da bölgesel nüfuzu ile birlikte Ortadoğu’nun gelecekteki güç mimarisini belirleme mücadelesi vardır. Bu nedenle İran savaşı, yalnızca bir güvenlik meselesi değil; aynı zamanda yeni uluslararası düzenin nasıl şekilleneceğiyle ilgili bir sınav niteliğindedir.[42]
NİHAYET
Diyeceklerimizi toparlarsak: Ömer Hayyam’ı, minyatür ustası Rıza Abbasi’yi, şahın gizli polisi tarafından Aras Irmağı’nda boğulan yazar Samed Behrengi’yi, İran Halkının Fedai gerillalarından Bijan Cezani vd’lerini yetiştirmiş İran halkları, er ya da geç emperyalist tasalluttan da, Mollarşik diktadan da kurtulacaktır. Tarih bunun tanığı, kanıtıdır; tıpkı yaşananların, bunun işareti, kıvılcımı olduğu gibi.
Öyle ki İsrail Komünist Partisi’nin, “İsrail’in İran’a karşı başlattığı saldırı savaşını kınıyoruz. Bu saldırı İsrail-ABD ortak saldırısıdır ve büyük çaplı bir bölgesel veya küresel savaşı tetikleyebilir. İsrail sadece Amerikan emperyalizminin bir aracı değil, aynı zamanda onun ortağı ve Amerikan emperyalist hegemonyasını dünyaya dayatma ve tüm hükümetleri ABD’nin siyasi ve ekonomik çıkarlarına tabi kılma çabalarının bir parçasıdır.”
İran Halk Partisi (TUDEH)’in, “ABD emperyalizminin ve İsrail hükümetinin askeri saldırganlığı, İran’ın mevcut tiranlık ve diktatörlüğün boyunduruğundan kurtuluşunun habercisi değil, İran’ı yetenekli bir bölgesel ülke olarak yok etme ve mevcut hükümeti, muhaliflerini kanlı bir şekilde bastırma programını çoktan ilan etmiş bağımlı ve despot bir rejimle değiştirme girişimidir.”[43]
TUDEH, İsrail Komünist Partisi, ABD Komünist Partisi’nin Ortak Bildirisi’nde, “Enternasyonalist komünist partiler olarak dünyadaki barışsever ve ilerici güçleri savaş hükümetlerine karşı mücadele etmek için tüm güçleriyle birleşmeye çağırıyoruz,” dedikleri güzergâh -belki de- yeni bir yol tarifidir, İran Komünist Partisi (MLM) Merkez Yönetim Üyesi Somaye Kargar’ın eklediği üzere:
“Bu savaşa tarafsız kalma lüksümüz yok” derken, “Emperyalist rekabet ve gerici- kapitalist bir rejimin beka savaşının bedelini şu an İran halkı ve bölgedeki tüm emekçi halklar ödüyor… Bu savaş işgalci bir savaştır… Bu savaş sadece İran’ın savaşı değil, tüm insanlığa karşı bir savaştır. Küçük büyük tüm suçlulara; savaşa, emperyalizme ve İran rejimine hayır diyoruz. Çözüm, İran’da yeni sosyalist devletin kurulmasıdır. Ve biz ufkumuzu buraya koyuyoruz. Bunun için mücadele ediyoruz. İran’da bunun için mücadele edenlerin sayısı da az değil. Her ne kadar görünmez kılınmaya çalışsalar da.”[44]
O hâlde Iris Murdoch’un, “Söylemek ve yapmak arasında birçok ayakkabı yıpranır”; Pierre Joseph Proudhon’un, “Ya aklımızın ürünü bir zafer kazanacağız ya da rezilliğimizin sonucu bir sefalet çukurunu boylayacağız,” uyarılarını ve Malcolm X’in, “Bıçağı size dokuz santim saplayanın, bıçağı altı santim geri çekmesi lütuf değildir,” diye ifade ettiği gerçeği göz ardı etmeden savaşa karşı savaşacağız ezilenlerin barışının zaferi için.
28 Mart 2026 15:02:16, Muğla.
N O T L A R
[1] Friedrich Nietzsche.
[2] Bkz: i) Temel Demirer, “İran Sadece İran Değil”, SAV (Sosyal Araştırmalar Vakfı) 2009 Almanak-2009 Analizleri, SAV Yay: 32, 2010… ii) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “İran’ın ‘Uzun Yürüyüşü’ veya Gelecek Uzun Sürer”, Rojnameya Newroz, Nisan 2023… https://temeldemirer.blogspot.com/2023/04/iranin-uzun-yuruyusu-veya-gelecek-uzun.html iii) Temel Demirer, “Mahsa Amina’nin, Nika Shakarami’nin, Masih Alinejad’ın İran’ı”, Görüş21, Kasım 2022… https://temeldemirer.blogspot.com/2022/11/mahsa-aminanin-nika-shakaraminin-masih.html iv) Temel Demirer, “İran Sokaklarının Başkaldırısı”, Sosyalist Mezopotamya, No:1, Mart 2018… v) Temel Demirer, “Büyük Ortadoğu Savaşı’na Doğru (mu?)”, Esmer Dergisi, No:72, Mart 2012… vi) Temel Demirer, “Ortadoğu’nun 2019 İsyan(lar)ı”, Kaldıraç Dergisi, No: 224, Mart 2020… vii) Temel Demirer, “Ortadoğu: Büyük Fotoğraf ile ‘Küçük’ Ayrıntı(lar)”, Rojname ya Newroz, Aralık 2016… https://temeldemirer.blogspot.com/2016/12/ortadogu-buyuk-fotograf-ile-kucuk.html
[3] aktaran: Ali Sirmen, “… ‘Mollarşi’nin Seçeneği”, Cumhuriyet, 3 Ocak 2023, s.3.
[4] Özge Özdemir, “İran İslâm Devrimi 40. Yılında: Şah Karşıtı Solculara Ne Oldu?”, 26 Eylül 2022… https://gorus21.com/iran-İslâm-devrimi-40-yilinda-sah-karsiti-solculara-ne-oldu
[5] Merdan Yanardağ, “İran Tarihinden Türkiye Dersleri-II”, Birgün, 2 Ekim 2022, s.5.
[6] Hüseyin Aykol, “İran’ın Kaderi 101 Kişinin Elinde!”, Yeni Yaşam, 1 Mart 2024, s.9.
[7] Ergin Yıldızoğlu, “İran’ı Düşünürken”, 19 Ocak 2026… https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/iran-i-dusunurken-2471129
[8] İran’ın da ekonomik gelirlerinin büyük bölümü petrol ve doğal gaz ihracatına dayanıyor ve 2021’de 400 milyar dolarlık yatırım anlaşması yaptığı Çin, en büyük müşterisi konumunda bulunuyor. İran ayrıca sadece kendisinin değil diğer bölge ülkelerinin petrol ve doğal gaz ihracatı bakımından stratejik bir önem taşıyan (Dünya genelinde deniz yoluyla petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 25’i ve sıvılaştırılmış doğal gaz ticaretinin yüzde 20’si buradan yapılıyor) Hürmüz Boğazı’nı da önemli oranda kontrol ediyor. (Yusuf Karadaş, “Hamaney Sonrası Savaşın Seyri ve Geleceği”, Evrensel, 2 Mart 2026, s.6.)
[9] Savash Porgham, “İran’da En Düşük Katılımlı Seçimin Verdiği Mesajlar”, Birgün, 5 Mart 2024, s.11.
[10] Seyit Evran, “İran’ın Yönetim Modeli”, 8 Ocak 2018… https://anfturkce.net/guncel/Iran-in-yoenetim-modeli-dosya-1-101221
[11] “İran’da Kadınlara Abluka”, Cumhuriyet, 8 Nisan 2023, s.7.
[12] Zeynep Çam, “İran’da ‘Başörtüsü’ Katılaştı, Kadınlar Vazgeçmedi”, Cumhuriyet, 2 Nisan 2023, s.7.
[13] E. Ava, “… ‘Jina Hareketi’nin Güncelliği”, Evrensel, 2 Eylül 2023, s.9.
[14] “İdam Cezasına Karşı Savunma”, Cumhuriyet, 12 Nisan 2023, s.7.
[15] Ela Ava, “Yas, Yoksulluk ve Savaş Tehdidi”, Evrensel, 29 Ocak 2026, s.7.
[16] “İran’da İdam Cezaları Üç Kat Arttı”, 3 Haziran 2023… https://www.avrupademokrat2.com/iranda-idam-cezalari-uc-kat-artti/
[17] “İran’da Yılın İlk 3 Ayında 48 Kürt Tutuklu İdam Edildi”, 4 Nisan 2023… https://www.avrupademokrat2.com/iranda-yilin-ilk-3-ayinda-48-kurt-tutuklu-idam-edildi/
[18] Sarya Toprak, “Mollalar Yüzlerce Kadını Katletti”, Birgün, 27 Eylül 2025, s.10.
[19] “İran’da Üniversite Bahçesinden 10 Öğrenci Kaçırıldı”, 17 Haziran 2023… https://www.avrupademokrat2.com/iranda-universite-bahcesinden-10-ogrenci-kacirildi/
[20] “İran’da Okullarda Yeni Kimyasal Saldırılar”, 10 Nisan 2023… https://www.avrupademokrat2.com/iranda-okullarda-yeni-kimyasal-saldirilar-en-az-47-ogrenci-zehirlendi/
[21] İbrahim Varlı, “Tolga Gürakar: Molla Rejiminde Kırılma Noktası”, Birgün, 27 Eylül 2022, s.11.
[22] Jo Adetunji, “İran’da Gergin Bekleyiş”, Birgün, 29 Nisan 2024, s.10.
[23] “İran Cumhurbaşkanı Ruhani: Saldırıdan ABD Destekli Körfez Ülkeleri Sorumlu”, Cumhuriyet, 24 Eylül 2018, s.11.
[24] “CIA’den 60 Yıl Sonra Darbe İtirafı”, Milliyet, 20 Ağustos 2013, s.18.
[25] “Umman’da Tanker Krizi”, Cumhuriyet, 4 Kasım 2021, s.7.
[26] “ABD ile Görüşmeyi Yasaklıyorum”, Cumhuriyet, 14 Ağustos 2018, s.13.
[27] “ABD’den Yeni İran Hamlesi”, Yeni Yaşam, 23 Nisan 2019, s.9.
[28] Mustafa K. Erdemol, “İran ile Çatışma Irak Savaşı’ndan Beter Olur”, Cumhuriyet, 18 Mayıs 2019, s.7.
[29] “İran: Müzakere Değil, Direniş ve Mücadele Şartları Var”, Evrensel, 29 Mayıs 2019, s.7.
[30] “Noam Chomsky: İş İşten Geçmeden İran’la Savaşı Durdurmalıyız”, 25 Mayıs 2019… https://marksist.org/icerik/Dunya/12211/Noam-Chomsky-Is-isten-gecmeden-Iranla-savasi-durdurmaliyiz
[31] “Obama, İsrail’in Yüreğine Su Serpti”, Hürriyet, 5 Mart 2012, s.9.
[32] “Obama, İran İçin Takvim Verdi”, Cumhuriyet, 16 Mart 2013, s.14.
[33] “Hagel’ın İran’a İlk Tehdidi”, Radikal, 11 Ocak 2013, s.26-27.
[34] “ABD, İran Konusunda İlk Kez Bu Kadar Net Konuştu”, Hürriyet, 6 Mart 2012, s.9.
[35] “Devrim Muhafızları Ruhani’yi Uyardı”, Cumhuriyet, 23 Eylül 2013, s.9.
[36] “Trump, Hürmüz Boğazı için ‘Trump Boğazı’ Dedi”, 28 Mart 2026… https://www.evrensel.net/haber/5977076/trump-hurmuz-bogazi-icin-trump-bogazi-
[37] ‘New Left Review’ Dergisi yayın kurulu üyesi Tarık Ali, İranlı bir arkadaşının Tahran’daki eşinden gelen mesajını aktararak ABD-İsrail saldırılarının tanınmış solcuların evlerini de hedef aldığını ifade etti. Ali, bunun rejimin yıkılmasının ardından alternatif bir muhalefetin gelişmemesi için yapıldığının ifade edildiğini aktardı. (“ABD-İsrail, İran’da Alternatif Muhalefet Kalmasın Diye Tanınmış Solcuların Evlerini de Hedef Alıyor”, 28 Şubat 2026… https://sendika.org/2026/02/tarik-ali-aktardi-abd-israil-iranda-alternatif-muhalefet-kalmasin-diye-taninmis-solcularin-evlerini-de-hedef-aliyor-743374)
[38] V. İ. Lenin, Sosyalizm ve Savaş, Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin Savaşa Karşı Tutumu, çev: N. Solukçu, Sol Yay., 1970.
[39] V. İ. Lenin, Proleter Devrim ve Dönek Kautsky, çev: Kenan Somer, Bilim ve Sosyalizm Yay., 2013.
[40] “Enerji Krizi Piyasaları Sarsıyor”, 27 Mart 2026… https://abcgazetesi.com.tr/11-trilyon-dolarlik-devden-sok-uyari-kuresel-ekonomi-cokebilir-860728
[41] Ergin Yıldızoğlu, “Savaş Üzerine Ek Notlar”, 5 Mart 2026… https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/savas-uzerine-ek-notlar-2484036
[42] “Direniş Ekseni, görünmez ağını ayakta tutabilmek için kendini dönüştürerek misyonunu üç kategoride yeniden tanımladı. İlki, yapısal dönüşüm: İran’ın özellikle 2000’li yıllara damgasını vuran geleneksel vekil stratejisinden uzaklaşıp özerk hareket eden ama genel olarak Tahran’ın çıkarlarıyla uyumlu grupların varlığını korumasına yöneldiğini gösteriyor.” (Kemal Taylan Abatan, “Direniş Ekseni’nin Karmaşık Yeniden Doğuşu”, 11 Kasım 2025, s.10.)
[43] “TUDEH’ten ABD ve İsrail’in İran’a Yönelik Saldırılarına Açıklama”, 28 Şubat 2026… https://www.birgun.net/haber/solcu-iran-halk-partisi-tudeh-ten-abd-ve-israil-in-iran-a-yonelik-saldirilarina-aciklama-696604
[44] Ela Ava, “Kargar: Savaşa Tarafsız Kalma Lüksümüz Yok”, 26 Mart 2026… https://www.evrensel.net/haber/5976727/iran-komunist-partisi-mlm-merkez-yonetim-uyesi-somaye-kargar-savasa-tarafsiz-kalma-luksumuz-yok







































