
Bu makale, İran’ın dini lideri ve ülkenin en üst düzey yöneticisi Ali Hüseyin Hamaney’in ölümünün duyurulmasından çok önce, Cumartesi sabahı kaleme alınmıştır. Ölüm haberi şu soruları akla getiriyor: Eğer bu bir füze saldırısıysa, Hamaney kendi ofisinde nasıl öldürülebildi? Saldırı nasıl gözden kaçtı ve İran ordusu nerede ve ne yapıyordu? Eğer bu bir terör saldırısı veya sabotaj ise, İran’ın özel servisleri nerede ve neyle meşguldü?
Önceden Belirlenmiş Sonuç
Gelecek yavaş yavaş gelmez; geleceği bugünü bir dizi savaş ve teknolojik tsunamiyle ortadan kaldıran bir süreç olarak görmek gerekir. Geleceğin kademeli olarak hayata geçirileceğini veya bugünün adım adım iyi olacağını düşünmek yanlıştır.
Bu sabah başlayan İsrail ve ABD’nin İran’a karşı savaşıyla birlikte, biz de Çek havzasında—tutumlarımız, sözlerimiz ve kısa görüşlülüğümüz nedeniyle—İsrail-Amerikan tuzağının kıyısına sürüklendik. Bu durum, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Petr Macinka’nın başlattığı dış politikayı, hükümetin temel gıda ve hizmet fiyatlarını merkezi olarak kontrol etme çabalarını ve Çek vatandaşlarının yaşam standardını koruma ve geliştirme girişimlerini paramparça edecektir.
Daha kötü olacak; çünkü en koyu karanlık, şafaktan hemen önce gelir. Mumun altı her zaman en karanlık yerdir.
Kesin zaferler çoğu zaman ulaşılamazdır. Tarih, saldırgan savaşları başlatanların neredeyse her zaman imparatorluklarını kaybettiklerini göstermektedir. Bu nedenle bombardımanın felaket sonuçlar doğurmadan başarı getireceğini düşünmek zordur. Ancak bu maceranın sonucu ne olursa olsun, bilişsel kapitalizm rejiminin can çekişmesi durdurulamaz; yine de Başkan Trump’a zafer ilan etme ve ölüm döşeğinde bile başka bir gündeme geçme imkânı sağlayabilir.
Yeni Savaşın Sabah Haberi
Geçen yılki on iki günlük savaşa göre, bu kez çatışmaların daha da büyüyeceğini düşünüyorum. 2025’te yaşananlar tarafların güçlerini test ettiği bir provaydı; taraflar ne yapabileceklerini ve İran’ın nasıl tepki vereceğini ölçtüler. Geçen sefer amaç, İran’ın nükleer sanayisini ve programını sınırlamaktı.
Bugün ise mesele, 2500 yıllık bir medeniyetin varlık veya yokluk sorunudur. 250 yıllık bir imparatorluğun talep ettiği tavizler, İran için ulusal egemenliğinden ve 2500 bin yıl boyunca gezegenin yaşamını zenginleştiren her şeyden vazgeçmek anlamına gelir.
Bu nedenle günümüz savaş heveslilerinin uyguladığı algoritmayı hatırlamakta fayda var. Örneğin ABD’yi ele alalım: ABD başka bir ülkeye saldırdığında uzun süreli kara operasyonları için asker yollamaz; füzeler fırlatır ve müttefiklerini vekil güç (proxy) olarak kullanır. Günümüzde İsrail, bu vekil güç rolündedir.
Bu durum, kimin daha güçlü olduğunu gösterir: İsrail konuşmaz, eylemde bulunur; “Lucifer” gibi davranır. Latince kökenli bu isim “ışık taşıyıcısı” anlamına gelir; ancak Hristiyan geleneğinde Şeytan ile özdeşleşmiştir.
ABD ve NATO, müdahalelerinin başlangıcında dili çoğunlukla stratejik bir araç olarak kullanır; söylem üzerinden meşruiyet üretir. Bu yaklaşım, İncil’deki “Başlangıçta Söz vardı” ifadesini hatırlatır. Saldırganın ilk hamlesi çoğu zaman dili bir örtü olarak kullanmaktır; çünkü eylemin adı değiştiğinde, insanlar onu farklı algılar.
Örneğin ABD, Venezuela’daki müdahalesini “işgal” olarak tanımlamadı ve savaş terminolojisinden bilinçli olarak kaçındı. Bunun yerine “yakalama”, “tutuklama” ve “kolluk kuvvetleriyle ortak operasyon” gibi ifadeler kullandı. Oysa bu kavramlar savaş değil, iç düzenin sağlanmasıyla ilgilidir. Bu söylem tercihi son derece etkilidir: Bir eylem “barış operasyonu” olarak sunulduğunda, egemenlik ihlali ve BM Şartı gibi hukuki sorular sessizce kamuoyundan çekilir.
Kamuflaj, şiddetin sert yüzünü gizlemenin aracıdır. Bombardıman “nokta atışı” olur, işgal “operasyon”a dönüşür, sivillerin ölümü ise “yan hasar” olarak sunulur. Kelimeler, gerçeğin acımasızlığını örter ve normalleştirir. Bugün İran’da yaşanan bombardıman örneğinde, siyasal olarak doğru kabul edilen medya organları üç okuldan 86 kız öğrencinin ölümü ve onlarca yaralıya ya da Lamard’daki bir spor salonuna düzenlenen saldırıda hayatını kaybeden 19–20 voleybolcu’ya neredeyse hiç değinmiyor; sessizlik, görünmezliği tercih ediyor.
Savaşın Sessiz Mekanizması: Dikkat, Hafıza ve Gerçek
Savaş, yalnızca cephanelik ve stratejiyle yürütülmez; kelimeler, bakışlar ve unutmayla da şekillenir. Dikkat dağıtıldığında hukuk geri planda kalır. Haberler komuta merkezleri, gece görüş görüntüleri ve özel birlik raporlarıyla dolup taşar; izleyici beceri ve etkinliğe hayran bırakılır. Operasyon ne kadar görkemli görünürse, sorgulama o kadar sessizleşir. Hafıza silindiğinde, geçmiş müdahaleler birbirinden bağımsızmış gibi sunulur; yeni krizler eskiyi unutturur.
İran özelinde tablo trajikomik bir çelişkiyi ortaya koyuyor: İran “terörün baş sponsoru” olarak damgalanıyor ve neredeyse tamamen ortadan kaldırılması gerektiği iddia ediliyor. Tarihsel olarak, Batı’nın kendi terör kaynaklarını görmezden gelip suçlamayı İran’a yüklemesi ironiktir; çünkü amaç her zaman güç ve paradır, insan hayatı değil.
Sorular trajedinin çıplak yüzünü gösteriyor:
- Kim düşmanının utanç verici sonunu beklemede daha sabırlı olacak?
- İran, İsrail’in en savunmasız noktası olan Ben Gurion Havalimanı’nı vuracak mı?
- ABD, İran’ın nükleer altyapısını tamamen yok edecek mi, yoksa yalnızca araştırma merkezleriyle mi yetinecek?
- Buşehr nükleer santrali hedef alınırsa, radyolojik felakette milyonlarca insan nereye kaçacak?
Dünya, siyasal hesapların gölgesinde sessiz kalırken, gerçekler rakamlara indirgenir. Savaşın bedeli masumların omuzlarına yüklenir; dikkat dağıtılır, hafıza silinir ve trajedi görünmez hâle gelir. Kelimelerle örülen bu duvar, gözleri kör etmekle kalmaz, vicdanı da susturur.
Sonrasında Ne Olacak?
Bu savaşın büyük ihtimalle kara işgali içermeyeceği neredeyse kesin. ABD uçak gemileri ve destek ekipmanları göndermiştir; kara birlikleri değil. Seçimler öncesinde Trump’ın Irak senaryosunu İran’da tekrarlaması beklenemez.
Kesin zaferler çoğu zaman ulaşılamaz. Bush’un Irak’taki “mission accomplished” (görev tamamlandı) açıklaması hatırlanmalıdır. Eğer bombardıman rejim liderliğini ortadan kaldırmazsa, geçen yazki on iki günlük savaşa benzer bir tablo oluşabilir. İran liderliği saldırıyı öngörmüş ve sonuçlarına hazırlanmıştır. Paradoksal olarak, saldırı rejime bile yarayabilir; tamamen yıkılması ise yalnızca statükoyu sıfırlar. Demokratik İran ihtimali ise on yıllarca sürecek bir hayal olur.
Pandora’nın Kutusu Açıldı
Trump ve Netanyahu’nun ilan ettiği hedeflere kara birlikleri olmadan ulaşmak neredeyse imkânsızdır. İran, ABD ile görüşmeler sırasında zenginleştirilmiş uranyum stoklarının ortadan kaldırılmasını kabul etmişti. Umman Dışişleri Bakanı Badr el-Busaidi’ye göre, stokların en düşük seviyeye indirilmesi ve geri döndürülemez biçimde yakıta dönüştürülmesi konusunda anlaşma sağlanmıştı.
İsrail ve ABD’nin İran’a karşı savaşı, Çin’in “Bir Kuşak Bir Yol” projesini ve petrol arzını tehlikeye atabilir; ancak Çin’den kısa vadede belirleyici bir askeri müdahale beklemiyorum. Bu savaş Rusya’nın Ukrayna’daki operasyonlarını da etkileyebilir.
Sonuç
Trump rejim değişikliği hedefliyor; ancak ABD misyonunun İran’da gerçekten bir değişim yaratıp yaratmayacağı belirsizdir. Başarı büyük ölçüde siber ve enformasyon alanındaki kapasitelere bağlıdır. Ancak Amerikalılar ağır kayıplar verirse, bu İran rejimi için—askeri yenilgi durumunda bile—stratejik bir zafer olur.
O zaman bir kez daha görülecektir ki, yalanın bacakları kısadır—özellikle zamanında fark edilirse.
Onaylanmaya gerek yoktur.
28.02.2026

Jan Campbell, Çek kökenli bir Alman vatandaşı ve analisttir. 1946 yılında doğmuştur. Kasım 2014’e kadar Bonn merkezli Campbell Concept UG’nin yöneticiliğini yapmış, aynı zamanda Prag Ekonomi Üniversitesi’nin (Vysoká škola ekonomická v Praze) İşletme Fakültesinde yardımcı doçent olarak görev almıştır.
Pandemiye kadar ayrıca çeşitli yabancı üniversitelerde misafir akademisyen olarak çalışmıştır. 1990’ların başında, diğer görevlerinin yanı sıra, TACIS Programı için AB Koordinasyon Ofisi’nin başkanlığını yürütmüş ve Kırgızistan Cumhuriyeti’nde iki başbakana Avrupa Birliği danışmanı olarak hizmet vermiştir.
Bunun yanında Birleşik Krallık, İtalya, İsviçre, Malezya, SSCB, Kırgızistan, Kazakistan, Rusya, Çek Cumhuriyeti ve Almanya Federal Cumhuriyeti dâhil olmak üzere birçok ülkede çalışmıştır. Rusya’da Ural Devlet Tarım Üniversitesi tarafından kendisine fahri profesör unvanı verilmiştir.
Slovakya’da ise 2014 yılında, özellikle ulusal ve uluslararası medyada geçmiş ve güncel olaylara getirdiği tamamen yeni bakış açıları ile çok sayıda uluslararası ve ulusal kamu ve özel kuruluşta yürüttüğü mesleki çalışmaları nedeniyle Altın Biatec Ödülü’ne layık görülmüştür.







































