
Başlarken şunu özellikle belirtmek isterim: Nick Montgomery ve Carla Bergman’ın “Joyful Militancy” (Neşeli Militanlık) kitabını baştan sona okumuş değilim. Kitabın tamamına değil, dolaşımda olan PDF özetine ve kimi bölümlerine temas edebildim. Ancak bu sınırlı temas bile, yıllardır içimde taşıdığım ama adını koymakta zorlandığım bir deneyimi düşünsel olarak berraklaştırmama yetti. Kitabın sunduğu kavramsal çerçeve, benim için yeni bir gerçeği anlatmaktan çok, zaten bildiğim ama dağınık hâlde duran parçaları bir araya getirmemi sağladı.
Montgomery ve Bergman’ın neşeyi bir duygu hâli olarak değil; bir ilişki ve yaşam biçimi, bir duruş aynı zamanda bir siyasal duruş olarak ele almaları, benim Almanya’da tanıklık ettiğim militan yaşamlarla güçlü bir şekilde örtüşüyor. Sekterleşen, insanı içe kapatan ve sonunda tüketen mücadele biçimlerinin karşısına; hayata, kırılganlığa ve birlikte var olmak için sahici bir şekilde hayata tutunarak neşeli bir direniş anlayışını koymaları, bana tanıdık geldi. Çünkü ben bu ülkede (Almanya) neşesini yitirmiş militanların trajik sonlarını da; bütün acılara rağmen neşesini koruyabilenlerin nasıl hayata tutunduklarında bizzat yakından tanıklık ettim.
Hemen belirtelim: Bu bir teorik makale değil! Bu metin, yaşanmışlıklardan süzülen bir tanıklıktır.
Çünkü bazı gerçekler ancak tanıklık ederek anlaşılır. Kavramlarla değil; yüzlerle, seslerle, duraksamalarla ve bazen de uzun suskunluklarla.
Şahsen Almanya’da, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmış pek çok siyasi mülteci ve militanla tanıştım. Bu insanlar ülkelerini bir tercih sonucu değil; faşist baskıların, sistematik işkencenin ve ölüm tehditlerinin zorlamasıyla geride bırakmışlardı. Uğruna mücadele ettikleri ülkeyi terk etmek, onlar için bir kaçış değil, hayatta kalmak için verilmiş son ve ağır bir karardı.
Fakat bu kararın bir bedeli vardı. Sürgün, yalnızca bir sınırı geçmek değildir. Sürgün, insanın geçmişiyle arasına mesafe girmesidir. Sürgün, zamanın kırılmasıdır.
Ve bu sürgün insanlara baktığımda, yüzlerine sinmiş garip bir hüznü görürdüm. Bu hüzün yüksek sesle konuşmazdı. Ne bağırır ne de kendini acındırırdı. Sessizdi. Bakışlarda durur, cümlelerin arasına sızardı. Gülümseme bile çoğu zaman temkinliydi. Çünkü işkence, sadece bedende değil; dilde, duruşta, hatta nefes alışta bile iz bırakır.
Acının Gölgesinde Neşe: Militan Yaşama Tanıklık Etmek
Öğrencilik yıllarımda, Gabriel Heinecke ve Siegfried Töpfer’in —ve bugün ne yazık ki adını hatırlayamadığım bir başka avukatın— birlikte çalıştığı avukatlık bürosunda haftada bir Türkçe-Almanca tercümanlık yapardım. Dolayısıyla 12 Eylül sonrası sürgünlerinin dramatik hikayelerine bir tercüman olarak şu veya bu şekilde şahitlik ettim. Bu avukatlık bürosu, Türkiye’de Dev-Yol davası kapsamında tutuklanmış, ağır işkencelerden geçmiş ve ardından ülkesini terk etmek zorunda kalmış bir militanı da temsil ediyordu.
“Neşe eyleme geçiren bir tutku. Bir durgunluk hali değil. Her şeyden olduğu haliyle memnun olmak değil. Hem kendi içimizde, hem de yakınımızdaki insanların içinde büyüyen gücün potansiyellerinin farkına varma sürecinin bir parçası. Spinoza’ya dayanarak, durumunuzu idrak etmeniz ve o an yapılması gereken şey neyse ona uygun bir şekilde harekete geçmeniz anlamına gelir. Böylelikle, değiştirme gücünüzün olduğunu, başka insanlarla birlikte bir şeyler yaparken değiştiğinizi fark edersiniz. Neşe, mevcut koşullara teslim olmak değildir.”
Silvia Federici
Bu insan, yaşadıklarının ağırlığıyla akli dengesini yitirmişti. Almanya’ya sığınmıştı ama güvenli bir hayata ulaşamamıştı. Sonunda, kaldığı apartmanın 11. katından atlayarak hayatına son vermişti.
Bu haber geldiğinde oturup ağlamıştık.
Çünkü bu ölüm münferit değildi.
Bu ölüm, işkencenin uzayan gölgesiydi.
Bu ölüm, sürgünün görünmeyen yüzüydü.
Bu noktada, bu militanın kendisini ve onu savunan avukatları özellikle saygı ve sevgiyle anmak isterim. Bu avukatlar paraya pula bakmadan, bütün bilgi birikimleri ve girişkenlikleriyle bu davanın arkasında durmuşlardı. İltica mahkemelerinin adeta korkulu rüyasıydılar. Hukukun soğuk ve teknik diline sıkışmadan, politik baskının sürekliliğini görünür kılabilen nadir insanlardandı onlar. Bu tanıklık, yalnızca kaybedilen bir militanın değil; onu yalnız bırakmayanların da tanıklığıdır.
Fakat bu Tanıklık yalnızca kayıplardan ibaret değil elbette.
Aynı yıllarda, neşesini yitirmemiş militanlarla da tanıştım.
Onlar da işkence görmüştü.
Onlar da arkadaşlarını kaybetmişti.
Onlar da sürgündeydi.
Ama yine de gülebiliyorlardı. Diğer insanlarla birlikte olabiliyor, dayanışma kurabiliyor, hayatın içinde yer alıp hayatı ve neşeyi savunabiliyorlardı. Onların neşesi hafiflikten değil; acıyla yüzleşmiş olmanın verdiği bir berraklıktan doğuyordu. İşte bu insanlara her zaman büyük bir hayranlık duydum. Kaybettiğimiz insanların acısını ve trajedilerini de yüreğimde hissettim.
Burada neşeden söz ederken bir mutluluk ideolojisini kastetmiyorum. Bu neşe, “iyi hissetme” zorunluluğu değildir. Aksine, yaşanan her şeye rağmen diğer insanlarla ilişki kurabilen, toplumsal hayatta yer alan, hayata tutunabilen ve başkalarıyla aynı saflarda durabilme hâlidir.
Neşeli militanlık konusuna ise ilk defa bu kitapta rastladım. Konu hakkında fazla kaynak olduğunu da sanmıyorum. Ama benim kişisel tanıklığımda neşeli militan, teorik bir figür değil; etten kemikten bir insandır. Zorluklara ve çektikleri bütün acılara rağmen neşesini yitirmemiş bu insanlar, benim yaşamımda her zaman birer rol model oldular. Onlar, baskının ve iskencenin insanı içe kapatan, yalnızlaştıran ve tüketen etkisine teslim olmayanlardır.
Trajediyle Dans ve Sürgünde Neşe
Neşeyi yitirmemek, insani oldugu kadar aynı zamanda politik bir eylemdir. Neşeyi korumak, hayatta kalma ısrarı ve hayattan her şeye rağmen zevk alma tutumudur. Bu aynı zamanda kaybettiklerimiz insanlar için, onlar adına da neşeyi savunmaktır ve onlar için de yaşamaktır bir nevi.
Bu tanıklık, kaybedilenler kadar ayakta kalanlar içindir. Sessizce aramızdan ayrılanlar kadar, hâlâ gülebilenler içindir.
Ve belki de en çok, neşenin her şeye rağmen mümkün olduğunu hatırlamak içindir.

Turan Altuner, uluslararası ağırlıklı iktisat, uluslararası işletme yönetimi, kültürlerarası iletişim, kültür antropolojisi ve endüstri işletmeciliği okudu. İşletmeci, danışman ve kültürlerarası iletişim koçu olarak çalıştı. İlgi alanları ekonomi, uluslararası ilişkiler ve kültürlerarası iletişimdir.


































