2 Şubat 2026, Pazartesi
  • Giriş Yap
  • Kayıt Ol
Görüş
  • Dünya
    • Tümü
    • ABD
    • Afrika
    • Asya
    • Avrupa
    • Kuzey Amerika
    • Latin Amerika
    • Orta Doğu
    Avrupa’da Yeni Bir Savaş Kaçınılmaz mı? l Martin Armstrong’un 2032 Uyarısı

    Avrupa’da Yeni Bir Savaş Kaçınılmaz mı? l Martin Armstrong’un 2032 Uyarısı

    nadir toprak elementleri

    Çin’in Nadir Maden Hamlesi: ABD Hegemonyasına Meydan Okuma

    ekonomik kriz

    Küresel Krizin Anatomisi: ABD Dış Politikası, Avrupa’nın Ekonomik Çöküşü ve Neo-Con’ların Savaş Çıkmazı

    siyasal siddet

    Siyasal Şiddetin Yeni Yüzü

    Küresel Savaşın Eşiğinde: ABD’nin Çin’e Karşı Savaş Hazırlıkları

    Küresel Savaşın Eşiğinde: ABD’nin Çin’e Karşı Savaş Hazırlıkları

    Dogal Gaz boru hatti Sibirya

    Primakov Üçgeni ve Nükleer Enerjinin Dönüştürücü Gücü

  • Ekonomi
    Bir Gecede 1 Trilyon Dolar Buhar Oldu: Algoritmaların Gazabı

    Bir Gecede 1 Trilyon Dolar Buhar Oldu: Algoritmaların Gazabı

    istanbul üniversitesi

    Neoliberalizm Üniversiteleri Ele Geçirdi: Öğrenciler Müşteri, Akademisyenler Taşeron

    Kredi karti bocrlanmasi

    Türkiye’de Kredi Kartlarının Krize Dönüşen Yükselişi

    Paranın İktidarı: Wall Street’in Altında Ezilen Emek

    Paranın İktidarı: Wall Street’in Altında Ezilen Emek

  • Politika
    kürt sorunu

    Penguen Olma Yanılsaması: Çoğunluk, Güç ve Kürt Meselesi

    hüsey aykol

    Ah be Hüseyin Aykol Hoca(’mız)(*)

    temel demirer

    Kapitalizmin Yeniden Üretildiği Alan: Futbol

    devlet ve millet / Hüseyin Demirtas

    Haneye Tecavüz Düzeni: Dokuz Yılda Kök Salan Devlet Pratiği

  • Kültür & Sanat
    • Tümü
    • Edebiyat
    • Sinema
    temel demirer

    Sanat(çin)in Yükümlülüğü*

    hüsey aykol

    Ah be Hüseyin Aykol Hoca(’mız)(*)

    temel demirer

    “Zor Zanaat”tır Yazarlık

    Anthony Quinn - zorba

    Bir Aktör, Bir Heykeltraş ve Bir Ressam Olarak Anthony Quinn

  • Opinion Internatıonal
    • Tümü
    • Culture
    • Economy
    • Philosophy
    • Politics
    • World
    venezuela - maduro

    From Monroe to Trump: Imperialist Banditry in the Guise of “Goodwill” — The Oil War Launched Against Venezuela

    balkans and yugoslavia

    The Day My Country Died: A Balkan Memory and the Failure of Socialist Yugoslavia

    Why the U.S. is Losing to China — and Why Capitalism Is the Real Problem

    Why the U.S. is Losing to China — and Why Capitalism Is the Real Problem

    canada's & US

    U.S. Dependence and China Engagement: Canada’s Economic Balancing Act

  • Gorüş TV
    humboldt

    Liyakatsız Bir Devletin Eğitim Reformlarıyla Yeniden Yapılandırılması: Wilhelm von Humboldt (2. Bölüm)

    humboldt

    Humboldt Kardeşler, Akademik Özgürlük ve Eğitim İdeali (1. Bölüm)

    Hüseyin Demirtaş

    Bir Askerin Gözüyle Rusya – Ukrayna Savaşı (2. Bölüm)

    Hüseyin Demirtaş

    Bir Askerin Gözüyle Rusya – Ukrayna Savaşı (1. Bölüm)

  • Görüş Podcast
    Cingeneler ve romanlar

    Görünmeyen Tarih: Çingenelerin Sürgün, Kölelik ve Kültürel Direniş Hikâyesi

    Ortadoğu’da Yeni Dönem: İran – İsrail Savaşı

    Ortadoğu’da Yeni Dönem: İran – İsrail Savaşı

    AKIN öztürk

    Uluslararası Hukuk Ne Diyor, Türkiye Ne Yapıyor? Akın Öztürk Örneği

    Kura Çözüldü: Kenan Karabağ’ın Sözlü Tarihle Örülen Romanları

    Kura Çözüldü: Kenan Karabağ’ın Sözlü Tarihle Örülen Romanları

  • Diğer
    temel demirer

    Sanat(çin)in Yükümlülüğü*

    hüsey aykol

    Ah be Hüseyin Aykol Hoca(’mız)(*)

    Çin’in Zafer Günü: Yeni Bir Güç Ekseninin İlanı

    Çin’in Zafer Günü: Yeni Bir Güç Ekseninin İlanı

    think tanks

    Düşünce Kuruluşları (Think Tanks): Tarihsel Gelişim, İşlevleri, Eleştiriler ve Gelecek Perspektifleri

No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Görüş
  • Dünya
    • Tümü
    • ABD
    • Afrika
    • Asya
    • Avrupa
    • Kuzey Amerika
    • Latin Amerika
    • Orta Doğu
    Avrupa’da Yeni Bir Savaş Kaçınılmaz mı? l Martin Armstrong’un 2032 Uyarısı

    Avrupa’da Yeni Bir Savaş Kaçınılmaz mı? l Martin Armstrong’un 2032 Uyarısı

    nadir toprak elementleri

    Çin’in Nadir Maden Hamlesi: ABD Hegemonyasına Meydan Okuma

    ekonomik kriz

    Küresel Krizin Anatomisi: ABD Dış Politikası, Avrupa’nın Ekonomik Çöküşü ve Neo-Con’ların Savaş Çıkmazı

    siyasal siddet

    Siyasal Şiddetin Yeni Yüzü

    Küresel Savaşın Eşiğinde: ABD’nin Çin’e Karşı Savaş Hazırlıkları

    Küresel Savaşın Eşiğinde: ABD’nin Çin’e Karşı Savaş Hazırlıkları

    Dogal Gaz boru hatti Sibirya

    Primakov Üçgeni ve Nükleer Enerjinin Dönüştürücü Gücü

  • Ekonomi
    Bir Gecede 1 Trilyon Dolar Buhar Oldu: Algoritmaların Gazabı

    Bir Gecede 1 Trilyon Dolar Buhar Oldu: Algoritmaların Gazabı

    istanbul üniversitesi

    Neoliberalizm Üniversiteleri Ele Geçirdi: Öğrenciler Müşteri, Akademisyenler Taşeron

    Kredi karti bocrlanmasi

    Türkiye’de Kredi Kartlarının Krize Dönüşen Yükselişi

    Paranın İktidarı: Wall Street’in Altında Ezilen Emek

    Paranın İktidarı: Wall Street’in Altında Ezilen Emek

  • Politika
    kürt sorunu

    Penguen Olma Yanılsaması: Çoğunluk, Güç ve Kürt Meselesi

    hüsey aykol

    Ah be Hüseyin Aykol Hoca(’mız)(*)

    temel demirer

    Kapitalizmin Yeniden Üretildiği Alan: Futbol

    devlet ve millet / Hüseyin Demirtas

    Haneye Tecavüz Düzeni: Dokuz Yılda Kök Salan Devlet Pratiği

  • Kültür & Sanat
    • Tümü
    • Edebiyat
    • Sinema
    temel demirer

    Sanat(çin)in Yükümlülüğü*

    hüsey aykol

    Ah be Hüseyin Aykol Hoca(’mız)(*)

    temel demirer

    “Zor Zanaat”tır Yazarlık

    Anthony Quinn - zorba

    Bir Aktör, Bir Heykeltraş ve Bir Ressam Olarak Anthony Quinn

  • Opinion Internatıonal
    • Tümü
    • Culture
    • Economy
    • Philosophy
    • Politics
    • World
    venezuela - maduro

    From Monroe to Trump: Imperialist Banditry in the Guise of “Goodwill” — The Oil War Launched Against Venezuela

    balkans and yugoslavia

    The Day My Country Died: A Balkan Memory and the Failure of Socialist Yugoslavia

    Why the U.S. is Losing to China — and Why Capitalism Is the Real Problem

    Why the U.S. is Losing to China — and Why Capitalism Is the Real Problem

    canada's & US

    U.S. Dependence and China Engagement: Canada’s Economic Balancing Act

  • Gorüş TV
    humboldt

    Liyakatsız Bir Devletin Eğitim Reformlarıyla Yeniden Yapılandırılması: Wilhelm von Humboldt (2. Bölüm)

    humboldt

    Humboldt Kardeşler, Akademik Özgürlük ve Eğitim İdeali (1. Bölüm)

    Hüseyin Demirtaş

    Bir Askerin Gözüyle Rusya – Ukrayna Savaşı (2. Bölüm)

    Hüseyin Demirtaş

    Bir Askerin Gözüyle Rusya – Ukrayna Savaşı (1. Bölüm)

  • Görüş Podcast
    Cingeneler ve romanlar

    Görünmeyen Tarih: Çingenelerin Sürgün, Kölelik ve Kültürel Direniş Hikâyesi

    Ortadoğu’da Yeni Dönem: İran – İsrail Savaşı

    Ortadoğu’da Yeni Dönem: İran – İsrail Savaşı

    AKIN öztürk

    Uluslararası Hukuk Ne Diyor, Türkiye Ne Yapıyor? Akın Öztürk Örneği

    Kura Çözüldü: Kenan Karabağ’ın Sözlü Tarihle Örülen Romanları

    Kura Çözüldü: Kenan Karabağ’ın Sözlü Tarihle Örülen Romanları

  • Diğer
    temel demirer

    Sanat(çin)in Yükümlülüğü*

    hüsey aykol

    Ah be Hüseyin Aykol Hoca(’mız)(*)

    Çin’in Zafer Günü: Yeni Bir Güç Ekseninin İlanı

    Çin’in Zafer Günü: Yeni Bir Güç Ekseninin İlanı

    think tanks

    Düşünce Kuruluşları (Think Tanks): Tarihsel Gelişim, İşlevleri, Eleştiriler ve Gelecek Perspektifleri

No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Görüş

VENEZÜELLA: DÜN, BUGÜN VE…

Temel Demirer
1 Şubat 2026
Okuma süresi: 63 dakika
A A
Facebook'ta PaylaşX'te PaylaşPinterest'te PaylaşLinkedin'de PaylaşWhatsApp'ta PaylaşTelegram'da PaylaşE-Mail ile Paylaş
temel demirer

“Gerçekten yaşamaya başlamadan önce, birkaç kez ölmen gerekir”[1]

Andrey Tarkovsky’nin, “Şimdilik zamanın içinde yakın gelecekte meydana gelecek, önüne geçilmez bir felaketin bütün ön koşulları mevcut” vurgusuyla müsemma hikâye, “yeni” değil. Bugünün gerisinde kocaman bir geçmiş, kapanmamış bir emperyalist hesap var.[2] Kolay mı? ABD Başkanı Donald Trump’ın ulusal güvenlik ekibi, Venezüella için askeri seçenekleri tartışmaya çok önceden başlamıştı.

İlgili İçerikler

Monroe’dan Trump’a: İyilik Maskeli Bir Emperyalist Haydutluk – Venezuela’ya Açılan Petrol Savaşı

Filistinli Dr. Ebu Safiye’nin İsrail Cezaevlerindeki Keyfi Tutukluluğunda Bugün Bir Yıl Doldu

ABD ordusunu Karayipler’e yığan Trump’ın tehditlerine karşılık Nicolás Maduro da işçileri direnişe çağırıp, “genel ayaklanma ve devrimci bir grev” çağrısı yaptı.

Hatırlayın, 2019’da ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Venezüella’ya “müdahale ettiği” iddiasıyla Küba’yı “emperyalist ülke” olmakla suçlarken; Küba’nın Ankara Büyükelçisi Luis Alberto Amorós Núñez, Venezüella’ya askeri saldırı olasılığının gerçek bir tehdit olduğunu ifade etmişti.[3]

Ya da “Juan Guaidó’nun ve Venezüella halkının yanındayız. Artık sadece Venezüella’da değil, Nikaragua ve Küba’da da sosyalizmin ve komünizmin sayılı günleri kaldı” ifadelerini kullanan Trump, “ABD’nin asla komünist bir ülke hâline gelmeyeceğini” ve Venezüella ordu mensuplarının “Kendi geleceklerini ve hayatlarını riske attığını” açıklamıştı.[4]

Kendini geçici devlet başkanı ilan eden “muhalefet” lideri Juan Guaidó ise ABD’ye seslenerek “Maduro’yu devirmek için tüm seçenekler açık olmalı,”[5] ricasını dillendirirken; Venezüella Dışişleri Bakanı Jorge Arreaza da, iç işlerine karıştığı gerekçesiyle Almanya’nın Caracas Büyükelçisi Daniel Kriener’i “istenmeyen kişi” ilan etmişti.[6]

Özetle, “demokrasi” yaygaralarıyla tezgâhlanan emperyalist müdahalenin alevlendirdiği kaotik bir tablo söz konusuydu. Ve meselenin esasını oluşturan “diktatör kim, demokrasi ne?” sorusunun yanıtı buharlaş(tırıl)mıştı!

“YENİ ROMA”: ABD İMPARATORLUĞU

Eskiden Edward W. Said’in, “Her imparatorluk, hem kendine hem de dünyaya, diğer tüm imparatorluklardan farklı olduğunu, misyonunun yağmalama ve kontrol değil, eğitim ve özgürleştirme olduğunu söyler”; George Orwell’in, “Siyasi dil, yalanları doğru, cinayetleri saygın göstermek ve tamamen boş laflara sağlamlık görünümü kazandırmak için tasarlanmıştır”; Thomas Sankara’nın, “Emperyalizm her yerde, yaydığı kültür aracılığıyla, yarattığı sahte haberler aracılığıyla kendini gösteriyor ve bu şekilde bizi onun gibi düşünmeye, ona boyun eğmeye, diğer ülkelere karşı yaptığı tüm şiddet dolu manevralarda onu takip etmeye yönlendiriyor,” derlerken, ABD İmparatorluğunun Trump’lı evresinde yapılanlar konusunda artık yalan söylemeye dahi ihtiyaç duyulmuyor; yönetimdekiler “korsanlık” rolüne soyunduklarını açık açık ifade ediyorlar.

Örneğin batı yarım kürenin kendilerine ait olduğunu vurgulayıp, Trump katkısı ile “Monroe Doktrini”ne döndüklerini açıklıyorlar. Ve bu doktrini amansızca uygulayacaklarını deklare ediyorlar.

Venezüella bunun bir örneği… Hatırlatayım: 1821’de yayınlanan “Monroe Doktrini”, Latin Amerika’nın bağımsızlığı, Simón Bolívar ve San Martín’e karşı mücadeleyi hedefliyordu.

James Monroe’nun 1821’de yapmaya kalkıştığı şeyi şimdi Trump yapmaya çalışıyor. Bolívarizm’in yok edilmesi gerektiği konusunda her ikisi de netler. Bunu için de Venezüella ve Küba’daki hükümetleri ortadan kaldırmayı amaçlıyorlar. Öteki Latin ülkelerinde sağcı hükümetler zaten Trump’ın kontrolünde. Arjantin, Şili, Bolivya, Ekvador ve Peru’da bunu net olarak görüyoruz. Kolombiya ve Brezilya’da da “Pembe Dalga” iktidarları sallanıyor.

Ancak yine de hiçbir şey Trump’ın zannettiği kadar kolay değil. Çünkü III. Büyük Bunalım ile sarsılan sürdürülemez kapitalizm müthiş bir kaosun eşiğinde.

“Nasıl” mı?

Örneğin yerkürenin en büyük varlık yöneticisi BlackRock’un milyarder patronu Larry Fink, 2026 Davos’unun açılışında küresel elitlerin karşısında, “Sistem 30 yıldır halka hiçbir şey vermedi!” deyip ekliyor:

“Berlin Duvarı yıkıldığından beri tarihin en büyük serveti yaratıldı ama bu para, toplumsal barışı bozacak kadar küçük bir azınlığın cebine girdi. Bu kadar adaletsiz bir dağılımı hiçbir toplum uzun süre kaldıramaz, sonunda sistem çatırdar.”

 “Burada toplanmış bir grup elit, herkesin dünyasını şekillendirmeye çalışıyor. Ama asıl darbeyi yiyecek olan halkın bu masada sandalyesi bile yok.”[7]

Doğru söze ne denir? Trump’lu ABD İmparatorluğu krizi bastırmaya çalışan nafile saldırganlığıyla sorunu büyütüp ağırlaştırıyor.

BİRAZ TARİH

Greg Grandin’in ‘America’ başlıklı yapıtı, bu adın XVII. yüzyılda tüm yarıküre için kullanıldığını belirtir. XIX. yüzyılda kurtarıcı Simón Bolívar “bizim Amerika’mız” vizyonunu ortaya koyduğunda, sömürgelerin olmadığı, komşu cumhuriyetlerin karşılıklı saygıyla yaşadığı yeni bir dünyadan bahsediyordu.

O dönemde yeni ortaya konulan “Monroe Doktrini”ni dahi, Avrupa emperyalizminin reddi anlamında ihtiyatla da olsa selamlamıştı. Bolívar, Pan-Amerikan uluslararası düzen hayali gerçekleşemeden öldü. Ancak onun idealleri bugünün Latin Amerikası’nda yaşamaya devam ediyor.

İdealist Bolívar, o dönemde genişleyen ABD’nin komşularına saygılı olacağı yanılgısında değildi. Daha 1825’te Washington’daki siyasetçiler, yalnızca kendi devletlerindeki insanların gerçek “Amerikalı” olduğunda ısrar ederek Güney üzerinde bir üstünlük iddiasında bulunmaya başlamışlardı. Söz düelloları, giderek genişleyen bir çatlağın semptomuydu. Meksika’dan itibaren güneyde, cumhuriyetlerini İspanyol egemenliğinden kurtaranlar, tüm halkların evrensel haklarını tanıyan idealistlerdi. Ancak, ABD’nin refahı “yerlilerin çalınan toprakları ve köle emeğine” dayanıyordu ve daha yirminci senesinde Meksika’nın yarısını çalarak Teksas’ı kurmuşlardı.

Daha kötü günler gelecekti. 1855’te maceracı William Walker “Yeni bir Teksas’a” girişti. Paralı askerleri Nikaragua’yı işgal etti ve Walker’ı devlet başkanı ilan etti. Washington Walker’ın “başkanlığı”nı anında tanıyacaktı…

Şilili radikal Francisco Bilbao, bu durumun İspanyol Amerika’sında yarattığı kaygıyı şöyle özetler: “Walker işgaldir. Walker fetihtir. Walker ABD’dir.”

Kosta Rikalı bir gazete, Walker’in tüm Latin Amerika için bir tehdit oluşturduğunu yazdı ve kıta için bu ifadeyi de ilk kez kullanmış oldu.

XIX. yüzyıl sonuna gelindiğinde ABD Meksika ve Nikaragua’nın yanı sıra Honduras, Haiti, Dominik Cumhuriyeti ve Kolombiya’ya askeri müdahalelerde bulunmuştu. Washington Amerikan çıkarlarına uyduğu vakit dış politika hedefleri için sözde “insan hakları” savunusundan bahsediyordu, İspanya kalan son sömürgesi Küba’da bağımsızlık mücadelesi verenleri şiddetle bastırdığında olduğu gibi… Sonunda İspanya kaybetti, ancak Küba bağımsızlığını kazanmak yerine ABD’nin fiilen kolonisi hâline geldi, insan hakları ise pek gelişmedi.

Pan-Amerikan, hümanist bir enternasyonalizm ilk olarak “tarihin en ölümcül olayı” sayılan İspanyol fetihlerinin yarattığı dehşete bir yanıt olarak ortaya çıkmıştı.

Dominiken rahip Bartolome de las Casas başta olma üzere XVI. yüzyılda İspanyolların işlediği suçları ağır ifadelerle eleştiren isimler, gelecekte Bolívar ve haleflerinin geliştireceği, ortak bir medeniyetin prensiplerini yazıyordu.

“Bolívarcı Rüya” I. Dünya Savaşı’nın ardından Latin Amerika ülkelerinin kurucuları arasında olduğu Milletler Birliği ile küresel bir düzeye erişti. Ancak ABD’nin desteklememesi ve Birleşik Krallık ile Fransa’nın eski imparatorluk gücünün hâkimiyeti sebebiyle Birlik başarısız oldu. İki savaş arası dönemde Latin Amerika’nın ABD’nin yeni oluşmaya başlayan askeri-sınai kompleksinin odağı hâline gelmesi ile idealizm de ortadan kayboldu. Devasa boyutlara ulaşan askeri ihracatlar isyankâr işçilerin katliamını, muhaliflerin vahşice baskılanmasını ve 1930’larda 150 bin insanın hayatını kaybettiği, Bolivya ve Paraguay arasında sonrasında gerçek olmadığı anlaşılacak bir petrol bölgesi için çıkan Chaco savaşını besledi. Amerikan Deniz Kuvvetleri yeniden Nikaragua, Dominik Cumhuriyeti ve Haiti’yi yağmaladı.

Ancak sonuçta bir tür Pan-Amerikan idealizmi Franklin D. Roosevelt hükümetinin “iyi komşu” politikası ile yeniden ortaya çıktı. ‘The New York Times’ 1934’te emperyalizmin “sonuna yaklaştığını” ifade etme gerekliliğinden söz etti. Ama nafile…

1934’ün ayrıca Nikaragua’da Amerikan Deniz Kuvvetlerinin 20 yıllık işgalinin sona ermesinin ardından gerilla lideri Augusto Cesar Sandino’nun Nikaragua’da katledildiği yıl olduğu unutulmasın.

Sonrasında, Nikaragua’da Washington’un desteklediği Somoza diktatörlüğü 1979’a kadar sürdü. Franklin D. Roosevelt iddiaya göre bu iktidar değişikliğindeki rolüne mazeret olarak, “Somoza o… çocuğu olabilir, ama o bizim o… çocuğumuz” diyecekti.

Latin Amerika’da Avrupa’ya paralel olarak II. Dünya Savaşı sonrası kısa bir sosyal demokrat dönem, 1948’de Bogotá’da düzenlenen son Pan-Amerikan konferansının ardından sona erdi. Bunda konferans sırasında Kolombiyalı ilerici lider Jorge Eliecer Gaitan’ın katledilmesinin yol açtığı kaosun (hem Fidel Castro hem Gabriel García Márquez’in tanık olduğu, bir diğer adıyla “Bogotázo”) rolü, belirleyicidir.

Yaşananlar Amerikan delegasyonunun antikomünist kararlar için bastırabilmesine imkân verdi. Bu olay ayrıca hiçbir zaman ilerici bir yapıda olmayacak, hatta Venezüella ve Peru’daki askeri darbeleri meşrulaştıracak olan Amerikan Devletleri Örgütünün (OAS) kurulmasına yol açtı. 1950 yılına gelindiğinde fiilen tüm Latin Amerika ülkelerinde askeri diktatörlükler başa geçmiş, ABD askeri-sınai kompleksinin desteği ile ölüm tugayları ve baskılar sıradan hâle gelmişti.

Az biraz ilerici olan tüm güçler kontr-gerilla faaliyetleriyle bastırıldı, buna en iyi örnek, Guatemala’da demokratik yollarla başa gelen Jacobo Arbenz hükümetine CIA tarafından yapılan darbedir.

Yaşananlar, Orta Amerika’da otuz yıl boyunca yüzbinlerce insanın ölümüne sebep olacak baskı ve isyanları doğurdu. Washington yalnızca 1961-1969 arasında Latin Amerika’da 16 rejim değişikliği operasyonu yaptı.

Küba devrimi, bu süreçte bir dönüm noktasıdır; 1970’lere gelindiğinde kıta kurtuluş teolojisi, ekonomik bağımlılık teorileri ve radikal edebiyat ve sanat hareketleriyle adeta bir “ikinci Aydınlanma dönemi” yaşamaktadır. Şili’de Salvador Allende’nin kısa ömürlü sol hükümeti ve Nikaragua’da Sandinista devrimi bunun en iyi örnekleri. Başkan Ronald Reagan’ın Sandinista Devrimi’ne yanıtı 30 bin Nikaragualı’nın hayatını kaybedeceği kontr-gerilla savaşını finanse etmek ve bu sırada Uluslararası Adalet Mahkemesi’nin ABD’nin Managua limanındaki madencilik faaliyetlerini yasaklayan önemli kararını tanımamak oldu. Başkan George H. W. Bush’un 1989’da Panama işgali sözde müdahalesizlik prensibinin bir diğer bariz ihlâli olacaktı. Bu müdahaleler, Latin Amerika’nın kurulmasına yardımcı olduğu uluslararası hukuk ve kuruluşların değersizleştirilmesine yol açtı.

Greg Grandin XIX. yüzyılın sonunda “anti-emperyalizm” kavramının Latin Amerikalı aydınların kelime haznesine girerken yalnızca İspanya’yı değil ABD’nin emperyalist tasarılarını da hedef aldığını vurguluyor.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda George W. Bush’tan sonra söz aldığında, kürsünün “hâlâ sülfür koktuğunu” söyleyen Chávez’di. Denilebilir ki Simón Bolívar’ın hümanizmi kadar anti-emperyalizmi de Latin Amerika’da yaşamaya devam ediyor.[8]

SİYASAL DURUM

Venezüella, hegemonyası krizindeki ABD emperyalizminin en önemli hedeflerinden biriydi.

 Yıllarca CIA eliyle denenen rejim değişikliği çabalarının yerini önce Venezüella gemilerinin vurulması, sonra da korsanlık aldı.

ABD’nin siyasal ve ekonomik krizi, askerileştirilmiş stratejisini “olmazsa olmaz” kılarken, yaşananlar Maduro yönetimi ile Chávez’in ‘XXI. Yüzyıl Sosyalizmi’ tezini tartışmaya açtı.

Gerçekler açıkça göstermiştir ki “Chavizm hiçbir zaman kapitalizmden kopmamış, çokuluslu petrol şirketleriyle anlaşmalar yapmayı da bırakmamıştır. Maduro ne sosyalist ne de anti-emperyalisttir. Chevron ve çokuluslu petrol şirketleri yıllardır Venezüella’da, Chavizm ile el eleydi… Çokuluslu şirketler Venezüella’dan asla ayrılmadı.”[9]

Kapitalist mülkiyet ilişkilerine el atan politikalar, yani “ulusallaştırma” ötesinde kamulaştırma politikaları net biçimde devreye sokulmadı. Bu da yoksulların eylemini zayıflattı.

Evet, vatanı savunmak üzere eğitilmiş, sayıları 2 milyonu aşan halk milisleri, yani Bolívarcı Milisler örgütlendi; ama…

Bir de kocaman “Ama” var!

Şöyle ki Latin Amerika’da 1999’da Hugo Chávez’in Venezüella’daki seçimi kazanmasının ardından Arjantin, Şili, Ekvador, Bolivya başta olmak üzere bölgedeki neredeyse bütün ülkelerde merkez sol, sosyal demokrat liderlerin başa geldiği bir sol dalga yaşandı. Ancak bu halkçı sosyal-demokrat bir duruşun ötesine geçemedi.

Evet 11 Nisan 2002’de Chávez, askeri darbeyle devrilmek istendi, 12 ve 13 Nisan’da halkın direnişiyle darbe püskürtüldü.. Venezüella tarihinin dönüm noktalarından biri olan bu olay, aynı zamanda Latin Amerika ve dünya jeopolitiğinin kırılmayı etkiledi.[10]

Ancak “2013’de Chávez’in ölümünden sonra başkanlık koltuğuna oturan Nicolás Maduro, ne Chávez kadar karizmatik bir liderdi ne de onun temsilcisi olduğu ideoloji bölgede yüzyılın başındaki kadar güçlüydü. Maduro da bu olumsuzlukları bertaraf edebilmek için daha katı bir yönetim sergilemeye başladı. Chávez sonrası politikalar Venezüella’da demokratik ve ekonomik gelişimin durmasına neden oldu. Diğer bir deyişle Maduro’nun liderliği, ülkenin rotasını yüzyılın başında ortaya koyulan iddianın zıt yönüne çevirdi.”[11]

SEÇİM(SİZLİK)LER

Venezüella’da hep ABD destekli, işbirlikçi kukla/ besleme bir “muhalefet” vardı. Ve de ABD için Venezüella seçimleri aslında demokrasiyle ile değil, petrolün kontrolü ve egemenlikle ilgiliydi

Üç dönem Devlet başkanı seçilen Nicolás Maduro için 2022’de ‘Venezüella Ulusal Seçim Konseyi’ (CNE), görevden alınmasına yönelik referandum talebini kabul etse de,[12] bu bile “demokrasi” meselesinde emperyalistleri ikna etmedi!

Örneğin CNE, 28 Temmuz 2024’deki devlet başkanlığı seçimini kazanan Maduro’ya mazbatasını takdim ettiğinde, muhalefet seçimi kendilerinin kazandığını iddia etti. O günden sonra sular durulmadı. Meseleye en çok müdahil olanlar ise ABD yönetimi ve Elon Musk’tı!

ABD destekli muhalefet orduyu göreve çağırdı. Batılı ülkeler de Maduro’yu hedef aldı, Milei darbe çağrısı yaptı.

Muhalif siyasetçi Maria Corina Machado da “Venezüella halkı ve tüm dünyaya söylüyoruz ki ülkenin yeni başkanı Edmundo Gonzalez Urrutia’dır. Biz kazandık” dedi. Ordudan duruma müdahale etmesini isteyen Machado, “Halk konuştu ve Maduro’yu istemediğini söyledi. Tarihin doğru tarafında olma zamanı” ifadelerini kullandı.

Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei ise Maduro’yu “diktatör”lükle itham etti, halkın “komünist diktatör rejimini sonlandırdığını” savundu. Milei, açık bir dille darbe çağrısında bulunarak, “Silahlı Kuvvetlerin bu sefer demokrasi ve halk iradesini savunacağını umduklarını” söyledi.[13]

Oysa Venezüella Yüksek Adalet Mahkemesi (TSJ) Yargıcı Caryslia Beatriz Rodriguez, CNE’nin sonuç bültenlerinin sandık merkezlerinin raporlarıyla uyumlu olduğunu kaydederek, “Bu raporlar ulusal sayım merkezlerinin veri tabanıyla tamamen örtüşmektedir” ifadesini kullanacaktı.

Seçim sürecine ilişkin “kapsamlı” ve “derinlemesine” soruşturma yapıldığını kaydeden Rodriguez, 28 Temmuz’daki devlet başkanı seçiminin tamamlanmasının ardından CNE’nin sistemine “büyük” bir siber saldırı yapıldığının da kanıtlandığını belirtti.[14]

Seçim sonucuna göre Maduro yüzde 52 ile birinci, muhalefet adayı da yüzde 44 ile ikinci ilan edildi. Ancak beklenildiği gibi muhalefet sonuçları kabul etmediğini ilan etti. Sokak olaylarında en az 24 kişi öldü ve 1300’e yakın kişi tutuklandı.

“Maduro başkanlık sarayı Miraflores’ten cılız bir kalabalığa yaptığı konuşmada protestocuları uyuşturucu bağımlısı, yağmacı ve dışarıdan satın alınmış bir grup olarak nitelendirdi halkı darbeye karşı sokaklara çıkma çağrısında bulundu. Devlet televizyonunun videolarından ve sosyal medya hesaplarından takip etmeye çalıştığım kadar diyebilirim ki bu çağrıya kitlesel bir destek gerçekleşmedi. Maduro yanlısı yürüyüşlere katılanların PSUV üyeleri ve tek tip giyinen kamu görevlileri olduğu çok bariz bir biçimde görünüyor. Buna karşılık muhalefetin mitinglerine katılım çok daha fazla ve ülke geneline yaygındı…

Özetle Bolívarcı devrimin çok gerisine düşmüş, 8 milyon Venezüellalıyı yurt dışına göç etmek durumunda bırakmış, yolsuzluğun dibini sıyırmış bir seçkin güruhun seçimleri kaybetmesine rağmen iktidarı bırakmadığını kabul etmek ne kadar anti-emperyalist duruştan taviz vermek olarak yorumlanabilir. Ayrıca Venezüella’da iktidarı devirmeye çalışan ve ülkeyi ABD işgal etse büyük memnuniyet duyacak olan neofaşist grupların savunulması ise zaten mümkün değil. Ancak her hâlükârda sanki gerçekten seçimler hakkaniyetli bir biçimde gerçekleştirilmiş, Venezüella halkı emperyalizme karşı Maduro’nun arkasında durmuş gibi bir hikâye yazmak da komik duruma düşmekti.”[15]

Çünkü… Yüzde 100 kamulaştırma, toprak reformu, dış borçların reddedilmesi gibi radikal maddelerin yer aldığı bir politik programı savunan ‘Sosyalizm ve Özgürlük Partisi/ Partido Socialismo y Libertad (PSL) önderlerinden ve 1980’ler-1990’lardaki etkili grevlerin örgütlenmesinde kilit rol oynayan sendikacı ve de 2002’de Chávez’e yönelik darbe girişimine karşı kitlesel direnişte oynadığı rolle adını uluslararası sol kamuoyuna duyuran Orlando Chirino, Chávez’in ardından iktidara gelen Maduro’nun politikalarına da “işçi düşmanı” olduğu gerekçesiyle karşı çıkan muhalif siyasetçi, Maduro’yu Chávez’in ortaya çıkardığı “Boliburjuvazi” (Hükümet yanlısı burjuvalar) desteğiyle diktatöryal bir rejim kurmakla, Guaidó’yu ise ABD emperyalizminin ülkedeki başlıca temsilcisi olmakla suçluyor.

Maduro’nun, iddiaların aksine sosyalizmi kurmayı hedeflemediğini savunan Chirino, “XXI. Yüzyılın Sosyalizmi olarak anılan proje bir sahtekârlıktı çünkü ülkenin kapitalist ekonomik yapıdan çıkmasını sağlamadı. Çokuluslu petrol şirketlerini de ülkeden kovmadı. Bir örnek bunu göstermeye yeter. Örneğin ABD şirketi Chevron Venezüella’da faaliyetlerine devam ediyor. Devlet petrol şirketi PDVSA çokuluslu şirketlerle işbirliği hâlinde, karma şirket modeliyle yönetiliyor,” diyordu.

Maduro’nun kapitalist ekonomik sisteme entegre bir programa sahip olduğunu savunan Chirino, bu nedenle hükümetin “emperyalizmle mücadele söyleminin gerçeği yansıtmadığını” ifade edip ekliyordu:

“Maduro ve öncesinde Chávez hükümetleri ikiyüzlü bir politika uyguladılar. Bir yandan ‘imparatorluğa karşı’ söylemlerde bulunurken diğer taraftan Total, Shell, Mitsibushi, Lukoil gibi çokuluslu şirketlerle anlaşmalar yaptılar ve emperyalist ülkelere dış borcu ödemeyi sürdürdüler.”

İşçi ücretlerinin 6 dolara kadar düştüğünü anımsatan Chirino, hükümetin uyguladığı başarısız politikaların, kitleleri ABD yanlısı sağcı muhalefete yönelttiğini de söyledi.

Bu nedenle yoksulların Maduro’ya yönelik desteğinin önemli ölçüde azaldığını ifade eden Chirino, “Maduro kitlesel bir halk desteğine sahip değil. Halkı açlığa sürükleyen politikalarından ötürü yoksul halk kesimlerinde Maduro’nun askeri-sivil hükümetine karşı genelleşmiş bir nefret var. Önceki yıllarda umutla Chávezciliği destekleyen milyonlar şimdi sefalet, kıtlık, ilaç eksikliği, ışık ve su eksikliği altında büyük bir hayal kırıklığı içinde” diyordu.

Chirino, “Bu hükümet antiemperyalist söylemlerini, büyük şirketler ve çokuluslu şirketlerle birlikte yönetmek için kullanıyorlar. Bu şekilde emekçi düşmanı ve baskıcı politikalarını meşrulaştırmaya çalışıyorlar” vurgusuyla “Maduro’ya politik destek vermeksizin Trump’ın emperyalist tehditlerine ve Guiado’nun darbe girişimlerine karşı birleşilmesi” çağrısında bulunmuştu.[16]

Tüm bunlara rağmen nihayet Maduro, detaylı sandık sonuçlarının açıklanamadığı 2025 Temmuz’undaki seçimlerin ardından yemin ederek 6 yıllık üçüncü başkanlık dönemine başladı!

“MUHALEFET”(!?)

ABD beslemesi “muhalefet”in, silahlı kuvvetlerin desteği olmadan hükümeti deviremeyeceği ortaya çıkınca muhalefetsiz darbe seçeneği öne çıkartıldı.

Çünkü ABD’nin muhalefete yaslanan darbe girişimleri başarısız olmuştu.

Neydi o ilk darbe? Özetlersek ABD destekli Juan Guaidó, 2019 Ocak’ında kendisini devlet başkanı ilan etmişti. Ardından da 30 Nisan’da bir grup askerle birlikte poz vererek Maduro’nun görevden alınması çağrısı yapmıştı.

Maduro halkın desteği ile darbe girişimini püskürtmüş, o askerler de yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştı.

İşte 30 Nisan darbesinin birinci yılında, darbede görev alanlardan birinin ABD ordusunun eski yeşil bereli askeri Jordan Goudreau olduğu ortaya çıktı: Yeşil bereli Goudreau, 300 silahlı “paralı askerle” birlikte Güney Amerika’nın kuzey ucundan Venezüella’ya gizlice girmeye çalışmıştı (2 Mayıs 2020).

Ardından gazeteci Patricia Poleo, yeşil bereli Jordan Goudreau’nun “yeni bir darbe girişimi” için Guadio ile imzaladığı sekiz sayfalık sözleşmesinin belgesini yayımladı (4 Mayıs 2020).

ABD’li eski asker Goudreau, 16 Ekim 2019 tarihli belgeyi “Silvercorp USA, Inc” CEO’su olarak imzalamıştı. Silvercorp ise ABD’li bir güvenlik şirketiydi.

Trump yönetiminin desteklediği Guaidó da sözleşmeye “Venezüella Devlet Başkanı” sıfatıyla imza atmıştı!

Tüm bunlar yaşanırken 3 Mayıs’ta ABD bir kez daha Venezüella’da darbe yapmaya kalktı! Bir grup ağır silahlı paralı asker, başkent Caracas’ın kuzeyindeki La Guaira Limanı’ndan Venezüella’ya sızmaya çalışırken yakalandı.

İki paralı askerin üzerinde ABD pasaportu, ehliyeti ve bir ABD güvenlik şirketine ait kimlik kartı vardı. Hangi güvenlik şirketi sizce? Evet, önceki darbeyle ilgili sözleşmede adı geçen Silvercorp!

Washington Post gazetesi ortaya çıkan kanıtları daha önce şirketin CEO’su sıfatıyla darbe sözleşmesi imzalayan yeşil bereli Jordan Goudreau’ya sordu. 2018 yılında Florida’da kurulan Silvercorp’un CEO’su, görüntüleri servis edilen iki ABD’linin isimlerinin açıklandığı üzere eski ABD özel kuvvetler askerleri Airan Berry ve Luke Denman olduğunu ve Venezüella’ya sızmaya çalışan 60 kişilik gücün ilk sekiz kişilik grubunda bulunduklarını kabul etmek zorunda kaldı. Operasyonun adı da “Gideon”du.[17]

Kolay mı?

ABD, Chávez öncesinde ülke topraklarının kabaca üçte ikisine sahip olan nüfusun yüzde 2’sine, ülke zenginliğinin yüzde 80’ini elinde tutan en varsıl yüzde 5’e, büyük iş çevrelerine, petrol zenginlerine, ordudaki ABD yanlısı subaylara dayanarak, darbecileri öne sürerken;[18] ABD’den tam destek alan muhalif lider Juan Guaidó, askeri birliklere ve halka “sokağa çıkın” çağrısı yaptı.

Guaidó, “Maduro’yu devirme planının son evresi başladı,” dedi. Hükümet, muhaliflerle bağlantılı bir grup askerin darbeye kalkıştığını açıkladı.[19]

ABD Dışişleri Bakanı Pompeo: “Maduro uçağa binip kaçmak üzere”… “gerekirse askeri müdahale” tehdidini savururken, Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’u arayıp “siz karışmayın,”[20] ve Trump’ın güvenlik danışmanı Bolton da, “54 ülke Guaideo’yu tanıdığı için darbe sayılmaz,” dediler.

İspanya hükümeti, Caracas’ta ev hapsinden kaçıp başkaldırı çağrısı yaptıktan sonra büyükelçiliğine sığınan muhalif siyasetçi Leopoldo Lopez’i teslim etmeyeceğini açıkladı.[21]

İspanya Büyükelçiliği’ne sığınan Leopoldo Lopez’in, 30 Nisan 2019’daki başarısız darbe girişimine ilişkin, “Bu rastgele yapılmış bir şey değil, biz bu iş için hazırlandık,”[22] dediği konuda Maduro, “Darbe teşebbüsü bizzat Beyaz Saray’dan John Bolton tarafından yönetildi,”[23] açıklamasını yaparken; halkının yüzde 81’i, ABD’nin Venezüella Devlet Başkanı olarak tanıdığı Juan Guaidó’nun kim olduğunu dahi bilmiyordu.[24]

Ayrıca Venezüella’nın Rusya Büyükelçisi Tortosa, ABD’nin kendini ülkenin geçici devlet başkanı ilan eden Ulusal Meclis Başkanı Juan Guaidó’yu daha 10 yıl önce tarafına çektiğini açıklıyordu.[25]

Maduro’nun, “Eğer Venezüella patates ya da muz üretseydi, emperyalist kasırganın içinde olmazdı. Şunu kabul edelim ki bir ABD imparatorluğu var ve gözlerini Venezüella halkının zenginliklerine dikmiş durumda. Bizi aşağıda, arka bahçesi olarak görüyor ve bizim zenginliklerimizi istiyor. Venezüella’da güç sahibi olmak için de bütün bu baskıyı oluşturuyor. Bu yüzden onlar seçim değil, darbe istiyorlar,”[26] ifadesini doğrularcasına ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, 1 Mayıs 2019’daki açıklamada askeri harekâtın mümkün olduğunu açılıyordu.[27]

Nihayetinde, darbe girişiminden ardından López, çifte vatandaşı olduğu İspanya Büyükelçiliğine sığındı, Guaidó ise Kolombiya’ya kaçmak zorunda kaldı. Böylelikle de ordunun bir kısmını kopararak iç savaş yoluyla Maduro’dan kurtulmanın imkânsız olduğu da ortaya çıkmış oldu.

Venezüella’da bir darbe girişimi daha “bang” diye parladı, “fıss” diye söndü(rüldü). 2015 ve 2017’dekinden daha farklıydı her şey…

Ancak 2024’de sahneye ABD beslemesi Maria Corina Machado çıkarıldı. Şaibeli geçmişinden; darbelere karışmasından, geçmişte sokak saldırılarına desteğinden, ABD’den Venezüella’ya ambargo ve askerî müdahale talebinde bulunmasından ve şimdi de suç örgütleri ve uyuşturucu mafyası paramiliter gruplarla işbirliklerinden asla bahsedilmiyordu. Kuklası Edmundo Gonzalez ise, El Salvador iç savaşında ölüm mangalarının finansmanı ve lojistiğinde görev almıştı. Ellerindeki kan daha kurumamıştı.[28]

ABD kuklası ‘Nobel Barış Ödülü sahibi María Corina Machado, Trump’ın, “Askeri seçenekleri değerlendiriyoruz” açıklamasının hemen ardından, orduya, ‘silahlarınızı bırakın’ çağrısında bulunurken;[29] bir mülakatta kendisine yöneltilen “ABD’nin Veneuzela’daki süreç bağlamında ülkeye operasyon düzenlemesini destekliyor musunuz?” sorusuna, “Hayır” yanıtı veremeyerek, Maduro’nun artık iktidarı bırakması için ABD’nin baskıyı arttırması gerektiğini belirterek beklentilerini açıkca ifade ediyordu.[30]

Özetin özeti: Venezüella muhalefeti, “Tolere edilen şey kötülük olduğunda, hoşgörü bir suçtur,” vurgusuyla Thomas Mann’ın uyarısını anımsatan bir kötülüktü.

“DURUM”

2025’e gelindiğinde ABD’nin Karayipler’de askeri yığınağı ve eylemleri “rejim değişikliği planının parçası”ndan başka bir şey değildi.

Beyaz Saray Maduro’yu iktidardan indirme planlarından hiç vazgeçmedi. Bunun için bu kez de “uyuşturucuyla mücadele” bahanesine sarılarak savaş tamtamları çalmaya başladı. Maduro’nun tutuklanmasına yardımcı olacaklara verileceği açıklanan ödülü 25 milyondan 50 milyon dolara yükseltti.

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, “Güney Mızrağı Operasyonu” (Operation Southern Spear)’nun resmen başlatıldığını duyurdu.

Venezüella Dışişleri Bakanı Yvan Gil, “Bu tutum, Latin Amerika bölgesine yönelik sömürgeci emelleri bulunan bir yaklaşımı yansıtmaktadır” ifadesini kullanırken; hükümetin seferberlikte ve olağanüstü durumlarda silah altına almak için oluşturduğu Bolívarcı Ulusal Milis Gücü mensupları devreye sokuldu.[31]

ABD MÜDAHALESİ

ABD’nin 35. Başkanı John F. Kennedy’nin, “Diğer tüm güçler bilsin ki, bu yarımküre kendi evinin efendisi olarak kalmaya kararlıdır,” geleneğinin takipçilerinden Trump’ın emriyle Venezüella’ya saldırıldı, Maduro ve eşini esir edilip ülkeden çıkartılırken kusursuz bir “devlet terörizmi” örneği ortaya konuldu. Uluslararası hukuk söylenceleride boşa çıkarılmıştı.

ABD, Venezüella topraklarında tek taraflı askerî operasyon düzenleyip fiilî devlet başkanını zorla ülke dışına çıkararak BM Şartının 2 (4). Maddesinde belirtilen bir devletin başka bir devletin toprak bütünlüğüne ve siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanma kesin yasağını ihlâl etti. Kimseyi ve hiçbir kuralı takmadan!

Hem de ‘Uluslararası Adalet Divanı’ (UAD) içtihadı kapsamında kişisel dokunulmazlığın ihlâli ve devletlerin eşitliği ilkesini çiğneyerek!

Kaldı ki uluslararası hukukta “önce kaçır, sonra yargıla” diye bir ilke de yoktur, böyle bir uygulamaya cevaz verilmez. ABD’nin Venezüella’ya saldırısı uluslararası haydutluk ve terörizmdir

ABD emperyalizmi ve Trump yönetiminin insanlığın geleceği önündeki en büyük tehdit olduğu, tarih, akıl ve hukuk önünde yeniden açığa çıkarken, Venezüella ve Latin Amerika kurtuluş mücadelesinin tarihsel önderi Simón Bolívar’ın, “ABD, sanki, takdir-i ilahiyle Amerika kıtasını özgürlük adı altında sefaletle kuşatmaya mahkûm edilmiş görünüyor.” “Amerika kıtasının özgürlüğünün köşe taşını korkusuzca yerine yerleştirelim: Tereddüt yok olmak demektir,” saptamaları bir kez daha doğrulanıyordu.

Söz konusu korsanlık petrolü (ve nadir elementleri) gasp etmek yanında ABD hegemonyasının tesisi için yapıldı. Tıpkı Grönland hevesi gibi…

Latin Amerika’ya kukla hükümetleri yeniden empoze ettirmek ve doğal kaynaklarını zapt etmek için Trump’ın Karayipler’deki askeri gerilimi arttırdığını belirten Maduro, ABD’nin Venezüella’da bir rejim değişikliğini istediğini; böylece de altın, petrol ve doğal gaz gibi kaynakları üzerinde söz sahibi olmayı hedeflediğine işaret ederken; yeni bir yağma savaşı için Trump’ın CIA’ye Venezüella’da gizli operasyon yetkisi verdiğini açıklaması kırılma noktası olacaktı!

Artarak devam eden askeri tehdit, Venezüella’da dış destekli iktidar değişikliği çabalarını körüklerken; yaşananlar, ABD’nin genişletmek istediği hâkimiyet alanıyla doğrudan ilişkiliydi.

ABD ile Venezüella arasındaki ilişkiler konusunda Trump, “Bizi tehlikeli bir duruma sokarlarsa o uçaklar düşürülecek,” derken; Washington’un Latin Amerika’daki darbelerin arkasında da CIA’in olduğunu vurgulayan Maduro’nun yanıtı da, “Saldırı olursa silahlı mücadele başlar,” oldu.

Ayrıca Venezüella İçişleri ve Adalet Bakanı Diosdado Cabello, ABD’nin “orantısız” ve “egemenlik ihlâli” anlamına gelen saldırılar yaptığını ifade etti.

Venezüella’ya yönelik emperyalist saldırı ile Batı’nın merkezlerinde yüzleri örten “demokrat” maskelerin birer birer düşürdü. En önemlisi de emperyalizmin yıkıcı karakterini tüm çıplaklığıyla ortaya koydu. 

Trump’ın Venezüella’ya son saldırısı, bir kez daha vurgulanmalı; yeni değil. 2019’da Trump, Venezüella’da iktidarı değiştirmek’ için 500 milyon dolar ayrıldığını açıklamıştı.[32]

Aynı yıl Maduro ülke çapında yaşanan elektrik kesintisine ilişkin bir kez daha ABD’yi suçlarken; Venezüella sağlık birimlerinin 9 Mart 2019 tarihli açıklamasında, diyaliz makinelerinin çalışmaması nedeniyle 15 kişinin hayatını kaybettiği bildiriliyordu.[33]

Bununla bağıntılı olarak Trump’ın 2019’da Venezüella Özel Temsilcisi olarak atadığı Elliot Abrams, sahneye yeni çıkan biri olmaması yanında Reagan’ın, 1980’li yıllardaki Latin Amerika politikasında rol oynamış önemli bir isimdi.

Abrams İran’la nükleer anlaşmaya karşı çıkmış, Suriye’ye askeri müdahaleyi desteklemiş ve Küba’yla ilişkileri normalleştirme politikası nedeniyle eski Başkan Obama’ya eleştiriler yöneltmiş bir bürokrattı. Latin Amerika tarihindeki karanlık dönemlerde aktif rol oynayan ve de “demokrasiyi teşvik etme” adı altında ABD’nin bölge ülkelerinde insan hakları ihlâlleriyle suçlanan gruplara verdiği destekle de maruftu.

Elliot Abrams’ın adı ilk olarak 1980’li yıllarda, Ronald Reagan’ın Latin Amerika ülkelerindeki komünizmle mücadele politikasının önemli yetkililerinden biri olarak duyulmuştu.

ABD’nin eğittiği El Salvador ordusunun, 1981’de El Mozote’de yaklaşık 1000 sivili katletmesinde rol oynadı.

Daha sonra, Reagan yönetiminin İran’a silah satışından elde edilen parayı, kontrgerillalara aktardığı İran-kontra skandalında, Kongre’yi yanılttığı suçlamasını kabul etmişti. ABD, Elliot Abrams eliyle Nikaragua’daki sağcı kontra gerillalarını fonlamak için İran’a silah ambargosunu delmişti.

Ardından da Reagan’ın halefi Başkan George Bush tarafından affedilerek üst düzey dış politika danışmanı olarak Beyaz Saray’a geri dönmüştü. 2001’deki 11 Eylül saldırılarından sonraki agresif “terörle savaş” politikasının başlıca destekçilerindendi.

Abrams ABD’de, sık sık ülke dışında Amerikan çıkarlarıyla uyumlu “demokrasiyi teşvik etme” ideolojisine inanan neo-muhafazakâr bir şahin olarak tanımlanıyor. Bu ideoloji özellikle Reagan ve baba-oğul Bush dönemlerinde hâkim oldu…

Elliott Abrams, ABD’nin Maduro’nun sosyalist yönetimi üzerindeki baskıyı artırdığı bir dönemde göreve atandı. Atanmasının ardından gazetecilere açıklamasında Venezüella’daki krizi “derin, zorlu ve tehlikeli” sözleriyle tanımladı ve “kriz üzerinde çalışmak için sabırsızlandığını” söyledi.

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da Abrams’ı “Venezüella halkının demokrasiyi ve refahı elde etmesine yardımcı olma misyonumuzda gerçek bir değer” diye tanımlayacaktı.[34]

Özetle Venezüella operasyonlarını bu adam biçimlendirdi.

Bu kadar da değil!

Ayrıca Şili, Arjantin ve ABD orduları 28 Ağustos 2024’de Şili’nin kuzeyindeki Tarapaca’da ortak askeri tatbikat düzenledi.

Şili ve Arjantin silahlı kuvvetlerinden birkaç yüz asker, Amerikan 11. Hava Birliği, 75. Sahra Topçu Tugayı ve 1. Güvenlik Kuvvetleri Yardımcı Birliği ve Teksas Ordusu Ulusal Muhafızlarından askerlerle birlikte “Güney Phoenix” isimli operasyonun parçasıydılar. Tatbikatlar ilk olarak nisan ayında Şili Devlet Başkanı Boric, Amerikan Güney Komutanlığı ve Şili ordusu arasındaki konferansta planlanmıştı.

İlk Phoenix Programı, 1967’de CIA tarafından Vietnam savaşında sivil suikastları gerçekleştirmesi için oluşturulmuştu, 70’lerde Güney Amerika’daki Condor Programı gibi. Bu askeri tatbikatın da benzer bir isme sahip olması tesadüf değil, Amerikan emperyalizminin Latin Amerikalı küçük ortaklarına dair tahayyüllünü dışa vuruyor. Santiago’da gerçekleşen iki günlük “savunma konferansı” bunu kanıtladı.

Askeri tatbikatların başlamasından önce 27 Ağustos 2024’de Güney Amerikalı askeri liderler Şili’nin başkenti Santiago’da Amerikan Güney Komutanlığı temsilcileri ile birlikte “savunma” konferansında (SOUTHDEC 24) buluşarak, “demokrasiye yönelik bölgesel tehditlere” karşı nasıl işbirliği yapacaklarını tartıştılar.

Açılış merasiminde, General Richardson Venezüella’yı hedef aldı: “Demokrasi ve onun temel değerleri küresel çapta saldırı altında. Bunu görebilmek için de Venezüella’dan uzağa bakmamıza gerek yok, Maduro, Venezüella halkının demokratik iradesini alaşağı etmeye devam ediyor -çoktan 7.5 milyon Venezüellalının ülkeden kaçmasına sebep olarak -Güney ve Orta Amerika’da düzensiz göçleri artırdı.

SOUTHDEC özgür, güvenli ve müreffeh bir Batı Yarım Küre için bir araya gelmek ve tüm alanlarda ve sınırlardaki işbirliğimize odaklanmak için bir fırsat.”

Bu konferans, Washington’un SOUTHDEC katılımcısı silahlı kuvvetleri Maduro’nun Venezüella’daki hükümetini yıkma çabasında ortaklaştırmak için giriştiği bir icraatıydı.[35]

Yani ABD bunları ve daha da fazlasını yaptı.

Tablo ise meydanda ve ABD müdahalelerinin doğrultusu ise Søren Kierkegaard’ın, “Batan bir devir, ‘en az farkında’ olduğu şey yüzünden batar. Çünkü onun farkında olsaydı, batmazdı,” ifadesindeki yönde!

“UYUŞTURUCU MAVALI”

Trump yönetimi emperyalizmi perdelemek için ABD’nin Latin Amerika’da uyuşturucuyla savaşını tırmandırıyor.

Hükümet Karayipler’de askeri varlığını artırıp uyuşturucu kaçakçısı olduğunu iddia ettiği kişileri öldürürken Latin Amerika ülkelerinin piyasalarını ABD sermayesine açmak için müdahaleye ediyor. Hükümetin önceliği Latin Amerika kaynaklarına erişebilmek. En üst düzey yetkililerin işaret ettiği üzere dış politikasının ana odağı bu.

Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 2025 Haziran’ında “Giderek artan şekilde üst üste biriken jeopolitik sorunların üzerine aldığımız kararları ve hangi bölgelere öncelik verdiğimizi belirleyen ham maddelere erişim ve sanayi kapasitemiz” demişti açıkça.

ABD’nin emperyal tarihindeki en önemli unsurlardan biri uyuşturucuyla savaş emperyalizmiydi. Richard Nixon hükümetinin 1970’lerde başlattığı ve Ronald Reagan hükümetinin 1980’lerde genişlettiği “uyuşturucuya karşı savaş” kisvesi, ABD emperyalizminin Latin Amerika’ya müdahalelerinin başta gelen araçlarından biri oldu.

ABD 1980’ler boyunca Panama’da uyuşturucuyla savaş emperyalizminin standartlarını belirledi. Manuel Noriega’yı uyuşturucu suçları gerekçesiyle gayri meşru ilan eden Washington’daki yetkililer Panamalı lideri iktidardan düşürmek için askeri müdahalede bulundu. George W. Bush hükümetinin yönetiminde ABD ordusu Panama’yı işgal etti, Noriega’yı ele geçirerek ABD’ye getirdi. Burada mahkeme önüne çıkarıldı ve uyuşturucu suçlarından hüküm verilerek hapse atıldı. Amerikalı yetkililer operasyonu “uyuşturucuyla savaş” olarak tanımladı. Ancak esas motivasyonları Amerikan çıkarları lehine hareket edebilecek dost bir hükümeti işbaşına getirebilmekti. Amerikalı yetkililer Panama’yı coğrafi konumu ve Amerikan ticaretinde kritik bir öneme sahip olan Panama Kanalı sebebiyle önemsiyordu.

Geçen yıllarda ABD uyuşturucuyla savaş emperyalizminin farklı biçimlerini Latin Amerika’da uygulamaya devam etti. 2000’lerde Bill Clinton hükümeti, Kolombiya hükümetine askeri destek sağlayan Kolombiya Planı’nı yürürlüğe koydu. Amerikalı yetkililer bu programın uyuşturucu ile mücadele olarak anlatsa da hedef Kolombiya ordusunu devrimcilere, özellikle de FARC’a karşı savaşlarında güçlendirebilmekti. 2007 yılında George W. Bush hükümeti benzer bir programı Meksika’da uygulamaya geçirdi. Merida İnisiyatifi ile Bush hükümeti Meksika’daki iktidarın uyuşturucu kartelleriyle mücadelesini yoğunlaştırma konusunda teşvik etti. Amerikalı yetkililer bu programı Meksika ordusuyla yakın ilişkiler kurabilmek ve Amerikan sermayesinin ülkede faaliyet göstermesini zorlaştıran uyuşturucu kaçakçılarıyla mücadele edebilmek için bir fırsat olarak görmüştü.

Birçok hükümet bu programlara dair ciddi eleştiriler aldı, özellikle de Kolombiya ve Meksika’da uyuşturucu ile bağlantılı şiddet olayları yoğunlaştı. Kolombiya’da bir hakikât komisyonu 1985’ten 2019’a kadar ülkede 450 bin kişinin katledildiğini, bunların yüzde 80’inin sivil olduğunu açıkladı. Meksika’da uyuşturucu ile bağlantılı yüz binlerce ölüm gerçekleşti, her yıl bu sayı on binlerle artmaya devam ediyor.

Washington’da uyuşturucuyla savaşın uyuşturucuya karşı mücadele olmadığına dair gelişen bilince rağmen Trump hükümeti bunu Latin Amerika’nın tamamında askeri müdahaleler için meşruiyet sağlaması için kullandı, kullanıyor da.[36]

Evet, ABD’nin gerçek hedefi rejim değişikliği ve bölgesel kontrolü sağlamak. Bunu bir uyuşturucuyla savaş anlatısı altına gizliyorlar.

ABD’de gerçekten uyuşturucudan geçilmiyor ancak Trump’ın kaygıları samimiyetsiz. Yoksa ABD içindeki uyuşturucu ticaretine ve Ekvador gibi yakın müttefiklerine karşı da harekete geçerdi. Bunun yerine Trump sorunun belki de en önemsiz parçası olan Venezüella’yı günah keçisi ilan ederek kamuoyunun dikkatini dağıtmaya çalışıyor.

ABD’de yasadışı uyuşturucu satışının, yeni sentetiklerin de hesaba katılmasıyla 200 ila 750 milyar dolar arasında olduğu tahmin ediliyor. İlginçtir, içerideki satış hacmi açısından bu rakamlara en çok yaklaşabilen sektör 600 milyar dolar ile yasal ilaçlar, bunu 400 milyar dolar ile petrol ve doğal gaz izliyor. Gerçekten de ABD yasadışı uyuşturucuların en büyük tüketicisi ve karteller açısından da silah ve uyuşturucu yapımında kullanan kimyasalların en büyük tedarikçilerinden. Dünyanın önde gelen uyuşturucu parası aklayıcıları arasında HSBC ABD, Wachovia, Wells Fargo ve Bank of America gibi önemli Amerikan bankaları var.

Sürekli olarak Latin Amerikalı uyuşturucu krallarını dinliyoruz, ancak sınırı geçtikten sonra malları kimin dağıttığı sorusuna hiçbir yanıt verilmiyor. Meksikalı gazeteci Jorge Esquivel’in araştırması tarihte hiçbir Amerikan hükümetinin ciddi bir biçimde ülke içindeki uyuşturucu satış ağını hedef almadığını gösteriyor. Venezüellalı uluslararası analist Sergio Gelfenstein Washington’un “uyuşturucu ticareti ile mücadeleye herhangi bir ilgisinin olmadığının”, böyle bir mücadele için fazla büyük ve kârlı olduğunun altını çiziyor.

Dahası, uyuşturucu kullanımı özellikle gençliği, Afrika kökenli Amerikalıları ve diğer potansiyel muhalif kesimleri pasifize etmeye yarıyor. Gazeteci Gary Webb, 1980’lerde Los Angeles sokaklarındaki uyuşturucu trafiğinin Nikaragua’da CIA destekli kontraları finanse etmek için kullanıldığını ifşa etmişti. Keza Afganistan’da afyon üretimi ABD’nin 2001 işgali öncesinde tamamen ortadan kalkmışken, doğrudan ABD askeri varlığı altında yeniden patlama yapmıştı.[37]

Çünkü ABD uyuşturucu ekonomisi bakımından dünyanın en büyük tüketim pazarıdır; CIA bağlantılı operasyonlar ve kontra skandalı gibi örnekler ayrıntılı biçimde belgelenmiştir.

İran Kontra Skandalı (1980’ler)Reagan yönetimi döneminde, CIA bağlantılı Kontra gruplarının kokain ticaretiyle finanse edildiği ABD Kongresi ve bağımsız soruşturmalarla ortaya konmuştur. Uyuşturucu gelirleri, Nikaragua’daki rejim karşıtı silahlı gruplara aktarıldığı ortaya çıkmıştır.
CIA ve Latin Amerika (1970-1990)Peru, Bolivya ve Kolombiya’da ABD destekli paramiliter yapıların uyuşturucu ticaretine karıştığı, ABD’nin bunu “komünizmle mücadele” gerekçesiyle tolere ettiği çok sayıda çalışmada belgelenmiştir. Afganistan (2001 sonrası): ABD işgalinden sonra Afganistan, dünya eroin üretiminin yüzde 90’ından fazlasını karşılar hâle gelmiştir. ABD ve NATO varlığı sırasında uyuşturucu üretimi ve ihracatı reel olarak patlama göstermiştir. Bu durum BM Uyuşturucu ve Suç Ofisi (UNODC) raporlarıyla sabittir.
CIA-Uyuşturucu İlişkileri (Gary Webb vakası)Gazeteci Gary Webb, CIA bağlantılı yapıların ABD içinde crack kokain salgınına dolaylı olarak katkı sunduğunu belgelediği için sistematik biçimde itibarsızlaştırılmış; bulguları daha sonra resmi belgelerle büyük ölçüde doğrulanmıştır.
ABD iç pazarıABD, dünyanın en büyük uyuşturucu tüketim pazarıdır. Kartellerin küresel ölçekte güçlenmesi, ABD finans sistemi ve kara para aklama mekanizmaları olmaksızın mümkün değildir. Bu durum, suçun yalnızca “kaynağına” değil merkezine de bakılması gerektiğini göstermektedir.

Özetle Trump’ın, ABD hegemonyasının tekrar tesisinde askeri müdahaleler için “uyuşturucuyla mücadele” bahanesi kocaman bir yalandan ibarettir.

PETROL GERÇEĞİ

Venezüella’ya yönelik emperyalist saldırganlığın arkasında uyuşturucu ile mücadele hedefinin olmadığı gün gibi açık. Öyle olsa ABD’nin hedefinde, örneğin Meksika’nın olması gerekirdi. Oysa asıl amaç dünyanın en büyük rezervlerine sahip olan Venezüella’nın petrollerinin kontrolüdür.

Yani asli neden petrol talanıdır! ABD emperyalizminin başı Trump’ın, uyuşturucu ticaretini bahane ederek Venezüella’yı tehdit etmekteki ısrarı da bundandır.

Chávez’in 1999’da iktidara gelmesinin ardından petrol şirketlerini millileştirmesinden, ABD’ye yakın politikalar yerine Bolívarcı Sosyalizm adlı bir model ve bağımsız bir dış politika çizgisi benimsemesinden, Venezüella’nın Latin Amerika’da emperyalizmin çıkarları hilafına bir pozisyon almasından beri ABD emperyalizmi hep dişlerini gıcırdatmıştır.

Kolay mı? Venezüella, dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip olması nedeniyle uzun süredir küresel güç mücadelesinin merkezinde yer alıyor. 

OPEC verilerine göre petrol rezervlerinde Suudi Arabistan 267.2 milyar varil ile ikinci sırada yer alırken, İran 208.6 milyar varil, Irak ise 145 milyar varil rezervle öne çıkıyorken;[38] Venezüella 303.4 milyar varil ile dünyanın kanıtlanmış en büyük petrol rezervine sahip coğrafyası. Küresel petrol üretimindeki payı yüzde 5’in altında. 2022’de petrol üretimi günlük 636 bin varil seviyesindeydi. Ayrıca gaz rezervinde de dünyada 7’nci sırada.[39]

‘Enerji Enstitüsü’ne göre, Venezüella, OPEC+ lideri Suudi Arabistan’dan da fazla, küresel rezervlerin yüzde 17’sine sahip. Ancak devasa rezervlere rağmen Venezüella’nın ham petrol üretimi kapasitenin çok altında kalıyor. Bir zamanlar 1970’lerde günde 3.5 milyon varile (küresel üretimin yüzde 7’sinden fazlası) kadar çıkan üretim, 2010’larda günde 2 milyon varilin altına düştü ve 2025’de yıl ortalama yalnızca 1.1 milyon varil/ gün seviyesinde gerçekleşti.[40]

BİR KORSANLIK OLARAK KAÇIRILMA

ABD, açık bir uluslararası korsanlıkla Maduro’yu kaçırdı. Trump’ın operasyonu her türlü uluslararası hukuku yok sayarak yapıldı. Veya -olmasa da!- sözü edilen “devletler hukuku”, bu tür harekâtları gayrimeşru görmesine rağmen!

ABD, “Pax Romana Barışı”nı gerçekleştirmeyi amaçlıyor; malûm, Roma İmparatorluğu askeri gücü ile herkesi dize getirip hegemonyasını kabul ettirmeye “Barış” diyordu; Trump’ın amacı da benzer bir “Pax Amerikano” tesis etmek…

ABD emperyalizmi kendini ulusal ve uluslararası hiçbir yasayla bağlı saymamakta; bu da tam bir haydutluktur. Öyle ki ne kendisinin düzenleyicilerinden olduğu “uluslararası hukuk” normlarına, ne de kendi iç hukukuna aldırmaz.

Dayatmalarını kabul etmeyen örgüt ve ülkeleri “terörizm”le suçlayan ABD, artık görüldüğü üzere tartışmasız terörist, talancı, haydut devlettir.

Terörist talancı haydutluğun ödülü olarak Amerikan tekelleri Venezüella’ya dönüş sürecinin en düşük maliyetle ve en az sorunla sağlanmasını istiyorken; petrol yağmasının koordinatörleri ABD Enerji Bakanı Chris Wright ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio olacak.

Trump, ABD’nin Venezüella saldırılarının ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşinin kaçırılarak esir alınmasının hemen ardından ABD’li petrol şirketlerine Venezüella’nın enerji sektörüne milyarlarca dolarlık yatırım yapma çağrısında bulunmuş ve, “Dünyanın en büyük petrol şirketleri olan ABD’li dev petrol şirketlerimizi buraya göndereceğiz, milyarlarca dolar harcayacaklar, ciddi şekilde bozulmuş altyapıyı, petrol altyapısını onaracaklar,” demişti.

Meselenin özeti budur; Venezüella darbesi uluslararası hukuku komaya sokarken, küresel ekonomik güç dengelerini de derinden sarsmıştır!

MADURO PARANTEZİ

ABD’ni kaçırdığı Maduro’yu konuşmak, kimilerine “abes” gibi gelebilir. Hayır, bu gereklidir; tıpkı Arnold Ruge’ye Eylül 1843’de yazdığı mektupta Karl Marx’ın, “Var olan her şeyin acımasızca eleştirisini kastediyorum. Hem eleştirinin varacağı sonuçlardan korkmamak anlamında, hem de iktidarlarla çatışmaya girmekten korkmamak anlamında acımasızlıktan bahsediyorum,” vurgusundaki üzere…

Dünyadaki en büyük soru(n) görmezden gelen korkaklıktır, akıl tutulmasıdır. Hatayı, her kim olursa olsun ortaya çıkarmak yanlış değil, elzemdir; “Yüzün bozuksa aynayı suçlamanın bir faydası yok,” der Nikolay Gogol…

Bu saptamalar eşliğinde; “Bizler sömürgecilerin değil, bu kıtayı özgürleştiren savaşçıların çocuklarıyız… Bağımsızlığımız ve onurumuz için gerekirse canımızı feda ederiz,”[41] diyen Maduro meselesine geçmeden önce ısrarla altını çizerek, tekrarlıyorum: Saldırgan ABD, saldırıya uğrayan ise Venezüella halkıdır ve bunun hiçbir “gerekçe”yle kabul edilebilir olmadığı da çok açıktır.

Ancak tüm eleştiriler baki kalmak üzere, bugün Maduro ABD ve büyük sermaye desteğiyle yürütülen darbe karşısında direnişin tarafındadır.

Caracas’ın La Vega mahallesindeki Kaikachi isimli bir konut kompleksinin yöneticisi, 50’li yaşlarının sonundaki Mariela Machado adlı kadın, “Eğer bu hükümet düşerse ne olur” sorusuna, “Hepimiz evlerden tahliye ediliriz” diye cevap veriyor: “Biz; siyahlar, yoksullar, işçi sınıfı, hepimiz, sahip olduğumuz her şeyi kaybederiz.”[42]

Bu bağlamda mevcut durumun sorumlusunun kim -ve kimler- olduğunu doğru tespit etmek ve pozisyon almak gerekiyor. Kimlerin Maduro’yu devre dışı bırakmasının fırsata çevirdiğine dikkat etmek gerekiyor.

Hayır! “Maduro’nun ilhamını ‘Diriliş Ertuğrul’ dizisinden aldığını”[43] asla onaylamadan Venezüella yoksullarının yanında/ safındayız.

Ancak Metin Yeğin’in, “Venezüella muhalefetinin bile Chávez’in para yediğine dair iddiaları pek yoktu… Maduro ise bana hiç de para yemeyecek biri hissi uyandırmıyor doğrusu,”[44] ya da Ümit Kıvanç’ın, “Zimbabwe’nin devrik diktatörü Robert Mugabe’nin evinden, çanta içindeki bir milyon dolar çalınmış! Kabul edin ki sıkı haber. Ve dedikodudan ibaret değil. Çünkü bu hırsızlıkla suçlanan üç sanığın yargılandığı bir dava açılmış. “Evrak” var yani ortada. Sanıklardan biri Mugabe’nin akrabası Constancia Mugabe. Dava dosyasına göre, devrik diktatörün çantasından çaldıkları parayla üç sanık, arabalar, evler, çiftlik hayvanları almışlar. Bu yüzden, Mugabe’nin başkent Harare’nin dışındaki kır evinde bulunan çantada sadece yetmiş sekiz bin dolar kalmış…

Türkiye, anti-emperyalizmin, neredeyse üzerine el basılması gereken, kutsallaştırılmış bir sihirli sözcük olarak iş gördüğü yerlerden. Bu ülkenin toplumsal muhalefet tarihinde anti-emperyalizmin kapladığı yere benzer yer tutan başka kavram yoktur. Bakın, Maduro demedim, Mugabe dedim mahsus, daha rahat konuşulabilsin diye,”[45] türünden mesnetsiz zırvalarına bir an dahi prim vermeden!

Biz İran’da veya Venezüela’da emperyalist saldırı ve işgale karşı çıkıyoruz.

İyi de İran’da veya Venezüella’da emperyalist saldırı ve işgale karşı çıkmak, bunu dillendirmek, Molla rejimini ya da Maduro’yu savunmak mıdır?

Elbette “Hayır”!

Emperyalizmin “bahane”si “diktatörlüklere krşı mücadele, insan hakları, inanç özgürlükleri, etnik hakların savunulması”dır! Oysa, diktatörlüğe, yağmaya başvuranlar kendileridir.

Michael Parenti’nin ifadesiyle, “Demokrasiyi komünizmden koruma iddiasıyla kapitalizmi korumak için faşizmi kullanmak, ABD politikasının özüdür.”[46] Ve onların bu ikiyüzlülüğüne yıllardır tanık ve tarafız.

Siyasi ve toplumsal sorunların kaynağı emperyalist ülkelerdir. Şimdi de biraz güçlenmiş olan bu ülkeler, kendi aralarında birleşemesinler diye çeşitli bahanelerle, içerden adam devşirerek parçalanıyor ve yeniden eski hâllerine döndürülmeye çalışıyor.

Emperyalizmin desteğiyle beklenen kurtuluş, gören gözler, akleden beyinler için sadece daha fazla esarettir.

Şurası açıktır ki, özgürleşmek ancak emperyalizmin zayıf halkasını kırmakla mümkündür

Pozisyonumuz buyken; elbette Maduro da eleştirilerimizden muaf değildir!

O hâlde öncelikle “Nicolás Maduro kimdir” sorusunu yanıtlayalım: 1962’de Caracas’ta işçi sınıfı mensubu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Nicolás Maduro, siyasete sendikal mücadele içinde adım attı. Babası sendika lideriydi; kendisi de genç yaşta öğrenci hareketleri ve emekçi örgütlenmeleri içinde yer aldı. Metro işçilerini temsil ettiği yıllarda otobüs şoförlüğü yapan Maduro, Latin Amerika solunun klasik “alt sınıflardan yükselen lider” profilini temsil ediyor. 

Maduro’nun siyasal kariyerindeki kırılma noktası Chávez ile yollarının kesişmesi oldu. 1990’larda Chávista hareketin sivil kanadında yer alırken Chávez’in 1998’de devlet başkanı seçilmesinin ardından hızla yükseldi. Ulusal Meclis üyeliği ve Meclis Başkanlığı görevlerinin ardından 2006’da Dışişleri Bakanı oldu. 

Chávez, Mart 2013’te yaşamını yitirmeden önce Maduro’yu açık biçimde “siyasi halefi” ilan etmişti. Aynı yıl yapılan seçimleri az bir farkla kazanan Maduro, böylece Venezüella’nın yeni devlet başkanı oldu. Ancak Chávez’in karizması ve toplumsal desteğiyle kıyaslandığında, Maduro yönetimi başından itibaren daha kırılgan bir zeminde ilerledi. 

Maduro’nun iktidar yılları, ABD yaptırımları ve ambargolarıyla derinleşen bir ekonomik krizle geçti. Petrol gelirlerine bağımlı Venezüella ekonomisi, özellikle 2017’den sonra uygulanan ağır yaptırımlar nedeniyle ciddi bir çöküş yaşadı. Gıda ve ilaç ithalatı durma noktasına gelirken, hiperenflasyon milyonlarca insanı yoksulluğa itti. 

Birleşmiş Milletler verilerine göre nüfusun yaklaşık yüzde 80’inden fazlası yoksulluk sınırının altına düştü. Bu süreçte 7.7 ila 8 milyon Venezüellalı ülkeyi terk etti. Latin Amerika’nın en büyük göç dalgalarından biri yaşandı. 

2018’de muhalefetin boykot ettiği başkanlık seçimleri, Maduro’nun meşruiyet tartışmalarını daha da derinleştirdi. Seçimlerin ardından muhalefet lideri Juan Guaidó, ABD ve birçok Batılı ülkenin desteğiyle “geçici devlet başkanı” ilan edildi. 2017’de kurulan Kurucu Meclis ise muhalefetin çoğunlukta olduğu Ulusal Meclis’i fiilen işlevsizleştirdi. 

2024’te gerçekleştirilen başkanlık seçimleri de benzer tartışmalar altında yapıldı. Resmi sonuçlara göre seçimi Maduro kazandı ancak muhalefet adayı Edmundo González’in galip geldiği iddia edildi. Seçim süreci, muhalif lider María Corina Machado’nun adaylıktan men edilmesiyle daha baştan tartışmalı hâle gelmişti.[47]

O hâlde meseleye dair dış soru(n)lar kadar, iç soru(n)ları da anlayıp, sergilemek gerek.

Örneğin Venezüella Komünist Partisi’ne (PCV) yönelik baskıları eleştirirken; Uluslararası İlişkiler Sekreteri Héctor Rodríguez, “Kriz ve emperyalist saldırganlık nedeniyle kaybettiğimiz haklar için mücadele veriyoruz. Maduro yönetimi hesap vermekten uzak, baskılar kabul edilemez,”[48] uyarısı ya da Venezüella Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (Partido Socialismo y Libertad-PSL) liderlerinden sendikacı Orlando Chirino’nun “Maduro’ya politik destek vermeksizin Trump’ın emperyalist tehditlerine ve Guiado’nun darbe girişimlerine karşı birleşilmesi” çağrısını dillendirmesi gibi…

Chirino Maduro’nun, Chávez’in yarattığı “Boliburjuvazi” (hükümet yanlısı burjuvalar) desteğiyle diktatöryal bir rejim kurduğunu; Guaidó’nun ise, ABD emperyalizminin ülkedeki başlıca temsilcisi olduğunu söylüyor.

Venezüella’nın kapitalist ekonomik yapıdan çıkmasını sağlamayan, çokuluslu petrol şirketlerini ülkeden kovmayan, işçi ücretlerini 6 dolara kadar düşüren “XXI. Yüzyıl Sosyalizmi”nin bir “sahtekârlık” olduğu görüşünde![49]

Kim ne derse desin veya nasıl olursa olsun: Chávez’in boşluğunu dolduramayan Maduro’nun hamleleri, yol açtığı bürokratik deformasyonla, “Venezüella’da neler oluyor” sorusunu sordurttu.

Ve elbette bunun derin ve yaygın ekonomik boyutu söz konusuydu!

EKONOMİK DURUM

1821’de bağımsızlığını kazanan Venezüella, tarihi boyunca darbeler, krizler ve dış müdahalelerle sarsılmıştı-.

Emperyalist boyunduruğu Venezüella’sında XX. yüzyılın sonunda dek uygulanan neo-liberal politikalar, yoksulluğu yüzde 33’ten yüzde 70’e çıkardı.

32 milyonu aşkın nüfusu, 916 bin kilometrekarelik yüzölçümü, dünyadaki bilinen en büyük petrol rezervlerine sahip yeraltı servetiyle Venezüella’da insanlar açlık sınırında yaşıyordu

Ancak Chávez’in 1999’da iktidara gelmesiyle ülke “ulusal ekonomi” modeline geçti; on yıl içinde ekonomi yüzde 47.7 büyürken yoksulluk oranı yüzde 20’ye düştü, sosyal hizmet bütçesi yüzde 60.6 arttı ve işsizlik yüzde 11.3’ten yüzde 7.7’ye geriledi.

Bu tablo, Washington’un çıkarlarıyla çelişen ‘Bağımsız Latin Amerika’ vizyonunu güçlendirdi.

Ne ki gerek Chávez’in gerekse de Maduro’nun “sosyalist devrim”(?) dedikleri (aslında ulusallaştırmadan başka bir şey olamayan!) durumu sonuna kadar götürmeye çekinip, petrol gelirleriyle ayakta kalmaya çalışmanın faturasını Venezüella ekonomisi ve halkı ödeyecekti.

Petrol fiyatları çökünce, bir taraftan ülkedeki kapitalist sınıfın sabotajları, diğer taraftan ABD ambargosu, ülkeyi yaşanmaz hâle getirdi. 2 milyondan fazla Venezüella vatandaşı, açlıktan, çökmüş sağlık sisteminden, darbe ve bir ABD müdahalesi korkusundan komşu ülkelere kaçtı.[50]

Bu koşullar ABD işbirlikçisi muhalefetin hareket imkânını genişletiyordu.

CHÁVEZ “DEVRİMİ” (Mİ?)!

“XXI Yüzyıl Devrimi”nden söz edip, Venezüella örneğine sarılanların, Malcolm X’in, “Gerçeklikle yüz yüze gelemeyecek kadar vatanseverlikle kör olmamalısınız. Yanlış, kim yaparsa yapsın veya söylerse söylesin yanlıştır,” sözlerine kulak vermemeleri ne kadar da yanlıştı ve bu yanlışı “ulusalcı”ların Venezüella’sı bir kez daha ispatladı!

Kaldı ki Venezüella’nın Ankara Büyükelçisi José Gregorio Bracho Reyes’in, “1923’te Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin kendileri için ‘model ülke’ olduğu”nu[51] söylemesi de isbatın bir başka somut göstergesiydi.

“Chávez’in iktidarı ile sosyalist bir modele geçen Venezüella’da”[52] söyleminin asılsızlığı ortadayken; Chávez’in “XXI. yüzyıl sosyalizmi” dediği şeyin özelliklerini kısaca şöyle özetleyebiliriz: “Ulusalcı” entelijansiya ile halkın emperyalizme karşı konumlanışıydı. Bu ittifakın ekonomik zemini öncelikle petrol gelirlerine dayanıyordu. Söz konusu rejimi, bu kaynaklardan beslenen kamu sektörü bürokrasisi destekliyordu; beslenmeye başlayınca ordu da bu trene atladı.

Chávez, petrol gelirlerinin önemli bir kısmını halkın temel ihtiyaçlarını karşılamaya, eğitim, sağlık konut sorunlarına cevap bulmaya ayırıyordu. Bu, gerçekten ulusal-halkçı bir rejimdi. Ancak iki nedenle sosyalist olarak tanımlanamazdı.

Birincisi Venezüella’da artık-değeri, egemen kültürü üreten araçların mülkiyeti ve yönetimi işçi sınıfının örgütlenmelerinin elinde, denetiminde değildi. Venezüella ekonomisi, petrol endüstrisi dışında, piyasa ilişkilerine tabiydi, kapitalist sınıfın mülkiyetindeydi. Petrol endüstrisinin gelirleri de uluslararası kapitalizme, dünya pazarındaki dalgalanmalara tabiydi.

Venezüella’da kapitalist sınıfın ekonomik ve kültürel etkisini korumaya devam etmesi, onun güç biriktirmeye, Bolívarcı rejimi sabote etmeye devam etmesine olanak veriyordu. Bu açıdan bakınca daha Chávez zamanında bile, “Bolívarcı” rejimin, bu engelleri aşamadığı takdirde bir geleceği olmadığını söylemek olanaklıydı.

İkincisi, ne ekonominin ne de devletin biçimi, halk sınıflarının, özellikle de işçi sınıfının yaşam koşullarının demokratik (özyönetim) iradesini ifade edecek biçime şekillenmişti.

Reel politikanın, iktidar dinamiklerinin doğasına ilişkin bu saptamalara ek: Modern emperyalizmin, kapitalist üretim tarzının genişleme eğiliminin ürettiği bir biçim olduğunu unutmamak gerekiyor. Kapitalist üretim tarzının ülke içindeki varlığı, sınıflarının direnci dikkate alınmadan, onun ufkunu aşacak bir programı taşıyacak sınıflar ittifakı şekillenmeden, emperyalizme karşı kalıcı bir direniş inşa edilemez.

Bu nedenle, kapitalizmin, genişleme eğilimini güçlendiren bir büyük krizin içinde bugün, asli ve belirleyici mücadele kapitalizme karşıdır. Emperyalizme karşı mücadele, esas olarak kapitalizme karşı mücadelenin içindedir. Bu gerçeği kavramayan bir “emperyalizme karşı mücadele” iddiası, sol hareketi “yerli” burjuvazinin elinde, ülkeyi de dünya pazarının basıncı altında yıkıma ya da bir başka emperyalist blokun kucağına götürecek bir “kötü fantezi” olacaktı.[53] Öyle de oldu!

Kaldı ki ulusalcı ücretli köleliğin mülkiyet ilişkilerine dokunmadan ezilenlere kırıntılardan “pay” verseniz bile, kapitalizmin acımasız sömürücü doğasından kaçamazsınız.

Malum yumurta kırmadan omlet yapamazsınız. Dahası, ülke ve ekonomisi kâr esasına göre çalıştığı, emek gücü bir meta olmaya devam ettiği ve ülke küresel kapitalist ekonomiye derinden entegre olduğu ve en güçlü oyuncular arasındaki şiddetli rekabetin kıskacına düştüğü için, “anti-emperyalizm” kelimesi ne kadar sık kullanılırsa kullanılsın hiçbir şey değişmeyecektir.

1915’de Karl Liebknecht’in hatırlattığı gibi, “Her halkın asıl düşmanı kendi ülkesindedir,” vurgusuna mündemiç, devrim nedir mi?

Bizce; “Toplumda devrim yaratan düşüncelerden söz edilirken söylenmek istenen, eski toplumun bağrında yeni bir toplumun öğelerinin filizlenip boy atması ve eski yaşam koşullarının silinip gitmesiyle birlikte eski düşüncelerin de silinip gitmesidir.”[54]

 “Devrim en şiddetli, en vahşi, en çılgınca sınıf mücadelesi ve iç savaştır. Tarihte hiçbir büyük devrim iç savaş olmadan gerçekleşmedi. İç savaşın ise ‘olağanüstü karmaşık durum’ olmadan düşünülebileceğini, ancak dar görüşlü, dünyadan bihaber insanlar varsayabilirler.”[55]

 “Her devrim, büyük halk yığınlarının yaşamında sert bir dönüm noktasının belirtisidir. Bu dönüm noktası olgunlaşmaya erişmedikçe, hiçbir gerçek devrim meydana gelemez. Ve tıpkı bir insan yaşamındaki her dönüm noktasının onun için derslerle dolu olması, ona çok şey yaşatıp duyurması gibi, devrim de bütün halka az zaman içinde, en özlü var en değerli dersleri verir.”[56]

Nihayet Friedrich Engels’in, Modern sosyalizmin amaçladığı devrim, kısaca ifade etmek gerekirse, proletaryanın burjuvaziye karşı zaferi ve tüm sınıf farklılıklarının ortadan kaldırılmasıyla toplumun yeniden örgütlenmesidir.” “Devrim, elbette ki en otoriter olan şeydir; bu, nüfusun bir bölümünün kendi iradesini nüfusun öteki bölümüne tüfeklerle, süngülerle ve toplarla -akla gelebilecek bütün otoriter araçlarla- dayattığı bir eylemdir ve eğer muzaffer olan taraf yok yere yenik düşmek istemiyorsa bu egemenliğini silahlarının gericiler üzerinde yarattığı terör ile sürdürmelidir. Paris Komünü, silahlı halkın otoritesini burjuvaziye karşı kullanmamış olsaydı bir gün olsun dayanabilir miydi? Tersine, Paris Komünü’nü bundan yeterince yararlanmamış olmakla suçlamamız gerekmiyor mu?”[57] vurgusu ile eklediği üzere:

“Sosyal demokrat işçilerin büyük çoğunluğu, devlet iktidarının, egemen sınıfların – toprak sahipleri ve kapitalistler – toplumsal ayrıcalıklarını korumak için kendilerine verdikleri bir örgütten başka bir şey olmadığı görüşünü savunurken, Bakunin devletin sermayeyi yarattığını, kapitalistin sermayesini yalnızca devletin lütfuyla elde ettiğini iddia eder. Dolayısıyla devlet başlıca kötülük olduğu için, öncelikle devletin ortadan kaldırılması gerekir, o zaman sermaye kendiliğinden yok olur; biz ise tersine, sermayeyi, tüm üretim araçlarının azınlığın elinde toplanmasını ortadan kaldırırsak, devlet kendiliğinden ortadan kalkacağını söylüyoruz.”

Çünkü “Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir. Özgür insan ile köle, patrisyen ile pleb, bey ile serf, lonca ustası ile kalfa, tek sözcükle, ezen ile ezilen birbirleriyle sürekli karşı-karşıya gelmişler, kesintisiz, kimi zaman üstü örtülü, kimi zaman açık bir savaş, her keresinde ya toplumun tümüyle devrimci bir yeniden kuruluşuyla ya da çatışan sınıfların birlikte mahvolmalarıyla sonuçlanan bir savaş sürdürmüşlerdir.”[58]

“Sınıflı toplumda devrimler ve devrimci savaşlar kaçınılmazdır; onlar olmadan toplumun gelişmesinde bir sıçrama sağlamak ve gerici hâkim sınıfları devirmek, dolayısıyla da halkın siyasi iktidarı ele geçirmesi mümkün değildir.(…) İktidarın silah zoruyla ele geçirilmesi, meselenin savaş yoluyla hâlledilmesi, devrimin merkezi görevi ve en yüksek biçimidir. Devrimin bu Marksist-Leninist ilkesi evrensel olarak geçerlidir.”[59]

Nihayetinde malum üzere Karl Marx, “Kapitalist ve komünist toplum arasında, birinin diğerine devrimci dönüşümünün yaşandığı bir dönem yer alır. Buna paralel olarak, devletin ancak proletaryanın devrimci diktatörlüğünden ibaret olabileceği bir siyasi geçiş dönemi de vardır,” derken; bunu “abartılı” bulanları “Gerçekliğin Marksist olması benim suçum değil,” diye yanıtlar Che Guevara.

VE…

“Ve…” vurgusuyla izaha gayret ettiğim tabloda; 2026’nın ilk sarsıcı adımı, ABD’nin XIX. yüzyıl sömürgeciliğine dönüşüyle başladı. Venezüella’ya saldıran Amerikan savaş makinesi, 100’e yakın asker ve sivili katletti. Kaçırılan Maduro’nun zincirli ve gözleri bağlı başkent sokaklarında teşhir edildiği görüntüleri basına servis edildi.

ABD’nin eylemleri, uluslararası “saldırı suçu”nu oluştursa da 1995’de Kosova’ya, 2001’de  Afganistan’a ve 2003’de de Irak’a yönelik askeri müdahaleler de -BM izni dahi alınmadan!- tek taraflı saldırılardı.

Venezüella’nın, “BM’nin tabutuna çakılan son çivi” olması muhtemelken; ABD’de Demokratı da Cumhuriyetçisi de aynı anlayışta… Çünkü arkalarında, insanları ve ülkeleri sömürmeyi planlayan, kurumsal emperyalist bir güç var.

Sözünü ettiğim küresel bir depremdir! Yani Trump’ın dünyayı yeni bir kaosun içine pervasızca sokma anlayışının kanıtıdır.

Kolay mı? Amerika’nın “arka bahçesi” yeniden çizilirken, örtük vesayetten açık hegemonyaya yöneliyor.

Monroe’nun örtük vesayet ve dolaylı müdahale mantığı, Donroe Doktrini’nde açık denetime ve egemenliğin fiilî olarak devralınmasına bırakıyor. Venezüella saldırısı istisnai bir operasyon değil, Batı Yarımküre’yi Amerikan iradesine tabi kılan açık bir emperyal egemenlik tahayyülünün göstergesi.

Trump’ın bu müdahaleyi “Donroe Doktrini” olarak adlandırması, yalnızca ironik bir retorik hamle değil, Monroe Doktrininin iki yüzyıllık vesayet siyasetinin güncellenmiş bir formülasyonudur.

Bilindiği üzere 1823’te James Monroe tarafından ilan edilen Monroe Doktrini, görünürde Avrupa müdahalelerine karşı Latin Amerika’yı korumayı amaçlayan savunmacı bir ilke olarak sunulmuştu. Ancak bu çerçeve kısa sürede, bölgeyi Washington’un siyasal ve ekonomik çıkarları doğrultusunda yeniden düzenlemeyi hedefleyen; Latin Amerika’yı fiilen ABD’nin “arka bahçesi”ne dönüştüren bir vesayet rejimine evrildi. XX. yüzyıl boyunca “komünizmle mücadele”, “istikrar” ve “güvenlik” söylemleri eşliğinde yeniden yorumlanan bu doktrin, pratikte egemen fakat bağımsız davranan hükümetlere yönelik müdahaleleri kurumsallaştırdı.

Guatemala’da Jacobo Árbenz’in 1954’te CIA destekli bir darbeyle devrilmesi ve Şili’de Salvador Allende’nin 1973’te askerî müdahaleyle iktidardan indirilmesi, Latin Amerika tarihinde süreklilik gösteren bir darbe rejiminin en görünür düğüm noktalarıdır.

Benzer girişimler, 1964’de Brezilya’da João Goulart’ın, 1970’lerde Uruguay ve Arjantin’de askerî rejimlerin kurulmasıyla, 1980’lerden Orta Amerika’da Nikaragua ile El Salvador’da gerçekleştirilen darbelerle farklı tarihsel bağlamlarda yeniden üretilmiştir. Biçimler ve gerekçeler değişmiş, ancak müdahalenin temel mantığı süreklilik göstermiştir.

Bu örneklerin ortak paydası, demokratik meşruiyetin, ABD’nin stratejik ve ekonomik çıkarlarıyla çeliştiği anda askıya alınabilir bir değişken hâline gelmesiydi. Soğuk Savaş döneminde bu “askıya alma” pratiği “komünizm tehdidi” söylemiyle gerekçelendirilmiş; daha sonraki dönemlerde ise “istikrarsızlık”, “yolsuzluk”, “otoriterleşme” ya da “demokrasinin korunması” söylemleri benzer bir işlev görmüştür.

Söz konusu tarihsel süreklilik, Monroe Doktrini’nin yalnızca Avrupa merkezli güçleri Latin Amerika’dan uzak tutmayı amaçlayan bir savunma ilkesi olmadığını; aksine, doktrinin tarihsel yorumları ve uygulamaları aracılığıyla, bölge halklarının kendi kaderini tayin hakkını ABD’nin ekonomik çıkarları ve jeopolitik öncelikleriyle uyumlu olduğu ölçüde tanıyan hiyerarşik bir egemenlik düzenine dönüştüğünü açık biçimde ortaya koyar.

Trump’ın “Donroe Doktrini” olarak adlandırdığı çerçevenin yalnızca darbelere dayalı tarihsel hattı sürdürmediğini; aynı zamanda onu genişletme iddiasını da açığa çıkarıyor.

Venezüella müdahalesi sonrası Trump’ın “Amerika’nın Batı Yarımküre’deki hâkimiyeti bir daha asla sorgulanmayacak” ifadesi, bu dönüşümün bir göstergesidir.

Donroe Doktrini’nin ayırt edici özelliği, hegemonik iddianın artık demokrasi, insan hakları ya da güvenlik gibi meşrulaştırıcı söylemlere dahi başvurmamasıdır.

Venezüella’nın petrolü Trump’ın söyleminde “çalınmış” bir mülk olarak temsil edilirken, askerî müdahale mülkiyet iadesinin diliyle meşrulaştırılıyor. “Çok para kazanacağız, bize hiçbir maliyeti olmayacak” ifadesi, savaşın ahlâki ya da siyasal bir mesele olmaktan çıkarıldığını gösterirken, askerî güç bir bilanço kalemi gibi ele alınır. Bu söylemin merkezinde, egemenliğin hukuki bir yetki olmaktan çıkarılarak tek taraflı bir tasarruf alanı olarak yeniden tanımlanması var.

“ABD bu ülkeyi yönetecek” ve “Venezüella’nın ne zaman kendi kontrolüne döneceğine Amerika karar verecek” sözleri, müdahalenin geçici bir istisna değil, süresi belirsiz bir denetim rejimi olarak kurgulandığını gösterir.[60]

Burada durp bir parantez açalım: Antonio Gramsci’nin, “Devrimci olan sadece gerçeğin kendisidir”; Karl Marx’ın, “İşçilerin ekmekten çok onura ihtiyaçları vardır”; Fidel Castro’nun, “Beni suçlayabilirsiniz, sorun değil. Tarih beni aklayacaktır”; Mark Twain’in, “Cesaret, korkunun yokluğu değil, korkuya rağmen eyleme geçebilme kapasitesidir”; Henry David Thoreau’nun, “Devrim hakkı diye bir hakkın olduğunu herkes kabul eder. Bu, bir yönetimin despotluğunun veya yeteneksizliğinin tahammül edilmez olması hâlinde, ona destek olmayı reddetmek ve ona karşı direnmek hakkıdır”; Carl Jung’un, “Her kaosun içinde bir evren, her düzensizliğin içinde gizli bir düzen vardır,” vurguları eşliğinde toparlarsak…

Washington, Latin Amerika’yı yeniden arka bahçesi yapmak istiyor.

Emperyalizm, iyi niyetle gelmez; ganimet için gelir. Petrol için gelir, hegemonya için gelir, ezilenleri hizaya sokmak için gelir.

Pentagon’un saldırısı “demokrasi”, “barış” için değil, Venezüella’yı sömürmek içindir.

ABD’nin Venezüella’ya yönelik saldırısı yeni değildir; sadece yöntemi güncellenmiştir.

Tarih boyunca emperyalizm, diz çökmüş bir dünya istemiştir. Ama her yerde ona karşı birileri ayağa kalkmıştır.

Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN) ile diğer 306 kolektif, örgüt ve kişinin Venezüellalıların yanında yer aldığını açıklayıp, ABD’nin “Büyük Sermayenin fetih savaşlarının yeni bir başlangıcı olarak bütün bir bölgeyi ele geçirmeyi” amaçladığı dillendirmesi…

ELN’in, ABD’nin Venezüella’ya saldırısına ilişkin, “Ülkesi için ölmek, ölmek anlamına gelmez. Yaşamak anlamına gelir. Emperyalist militarizmin suç teşkil eden eylemleri karşısında, Amerika’mızı ikinci ve nihai bir bağımsızlık için birleşmeye çağırıyoruz,” savaş narası…

Filistin Kurtuluş Halk Cephesi’nin (PFLP), ABD’nin emperyalist saldırısını lanetleyip, bunu mazlum ulusları hedefleyen sistematik Amerikan şiddetinin yeni bir aşaması olarak niteleyerek; Venezüella halkıyla tam dayanışma içinde olduğunu teyit etmesi…

Vb’leri…

Yerkürede ve Latin Amerika’da militan, tabandan anti-emperyalist bir hat oluşturma imkânı sunuyor.

Her ne kadar Trump yönetimi ABD’nin Venezüella’dan sonra hedeflerinin Kolombiya, Küba, Meksika olduğunu söylese de,[61] mücadele/ direniş hâlâ mümkün…

Ancak Erdoğan’lar,[62] Putin’ler, Xi Jinping’lerle değil;Che’nin anlattığı gibi…

“İmkânsız” denilen çözüm imkânımız tam da budur, buradadır ve de XI. yüzyıl buna tanık ve taraf olacaktır; kimsenin kuşkusu olmasın!

27 Ocak 2026 17:58:51, Muğla.

N O T L A R

[1] Charles Bukowski.

[2] Bkz: i) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Simón Bolívar’ın Venezüella’sı”, Çoban Ateşi, Yıl:2, No:71, 27 Kasım 2008; Çoban Ateşi, Yıl:2, No:72, 18 Aralık 2008; Çoban Ateşi, Yıl:2, No:73, 25 Aralık 2008; Çoban Ateşi, Yıl:2, No:74, 1 Ocak 2008; Çoban Ateşi, Yıl:2, No:75, 8 Ocak 2008… ii) Temel Demirer, “Venezüella ve Emperyalizm Konusu”, Rojnameya Newroz, Mart 2019… https://temeldemirer.blogspot.com/2019/03/Venezüella-ve-emperyalizm-konusu.html iii) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “ABD Emperyalizmi ve Venezüella 2019”, Rojnameya Newroz, Ocak 2018… https://temeldemirer.blogspot.com/2019/01/abd-emperyalizmi-ve-Venezüella-2019.html iv) Temel Demirer, “Chávez Venezüella’sında Ne(ler) Oluyor? Bolívarcı Halkçılık mı, Sosyalizm mi?”, Arasöz Dergisi, Ocak 2016… https://temeldemirer.blogspot.com/2016/01/Chávez-Venezüellasinda-neler-oluyor.html

[3] Doğan Ergün, “Küba Büyükelçisi: ABD, Saldırının Koşullarını Hazırlıyor”, Cumhuriyet, 14 Mart 2019, s.7.

[4] “ABD Bu Kez de Venezüella Ordusunu Tehdit Etti”, Evrensel, 20 Şubat 2019, s.9.

[5] “Provokasyon Sürüyor Venezüella Direniyor”, Birgün, 25 Şubat 2019, s.4.

[6] “Venezüella, Alman Büyükelçiyi ‘İstenmeyen Kişi’ İlan Etti”, Birgün, 8 Mart 2019, s.13.

[7] https://x.com/RizvanogluEvrim/status/2013859299093602645

[8] John Perry, “Latin Amerika’nın Bağımsızlık Savaşı”, Birgün, 26 Mayıs 2025, s.10.

[9] Miguel Sorans, “Maduro ne Sosyalist ne de Anti-Emperyalisttir”, 14 Ağustos 2024… https://www.gazetenisan.net/2024/08/maduro-ne-sosyalist-ne-de-antiemperyalisttir/

[10] “23 Ocak 1958’de diktatörlüğe karşı genel bir grev başladı ve işte bu sürecin başlangıcı bu noktadır. Bu Latin Amerika için de önemli bir tarihtir, değişimdir. O zaman bu süreç çocuktu, sonra gelişti. Ondan sonra bütün Latin Amerika tekrar hareketlendi. Aynı zamanda bütün Latin Amerika’da ulusal bağımsızlıkçı hareketler gelişti. 27 Şubat (1989) ikinci kez bir dönüm noktasıydı. Sadece Caracas’ta on bin insan öldü. Bu süreçte ortada ne din vardı, ne politik partiler vardı, ne sendikalar vardı. Dolayısıyla bu 27 Şubat’tan sonra hepsi ortadan kaybolmuş oldu. Bu nedenle özgürlükten sonra ne kilisenin, ne politik partinin, ne devletin hiçbirinin etkisi kalmadı. Çok uzun dönem bir askeri cunta söz konusuydu. 23 Ocak’taki mücadelede bir cephe vardı, bu cephe askerle halkın birlikte oluşturduğu bir cepheydi. Bu çok önemlidir. Bu süreç hiçbir zaman ne Küba’ya ne Sovyetler’e ne de Çin’e benzer. Dolayısıyla 27 Şubat’tan sonra da bu ülkelere benzemeyen bir durum ortaya çıktı. Ayrıca dünyada da değişen bazı durumlar vardı. Artık küreselleşme söz konusu. Burada bağımsızlık kavramı da başka bir noktaya sürükleniyor. Bu süreç içerisindeki halk hareketlerinin durumunu, krizlerini, sorunları, yaratan hep askeri diktatörlüktür. Chávez’i ortaya çıkartan da bu süreçtir. Bütün bu özel sosyal hareketleri, halk hareketlerini yaratan da bu süreçtir.” (Douglas Bravo, aktaran: Metin Yeğin, “Venezüella İçin Şimdi Konuşmak Kolay”, Yeni Yaşam, 14 Şubat 2019, s.9.)

[11] Celal Oral Özdemir, “Yeni Dönem, Eski Kaos”, Birgün, 9 Ocak 2025, s.11.

[12] “Venezüella’da Maduro’nun Görevden Alınmasına Yönelik Referandum Onaylandı”, 18 Ocak 2022… https://www.avrupademokrat.com/Venezüellada-maduronun-gorevden-alinmasina-yonelik-referandum-onaylandi/

[13] “Seçim Gerilimi”, Birgün, 30 Temmuz 2024, s.11.

[14] “Maduro, Seçimleri Kazandı”, Birgün, 24 Ağustos 2024, s.11.

[15] Ertan Erol, “Venezüella’da Seçim Sonrası Durum”, 12 Ağustos 2024… https://www.avrupademokrat3.com/Venezüellada-secim-sonrasi-durum-ertan-erol/

[16] Uğurcan Ülger, “Venezüella: ‘3. Yol Mümkün’…”, Cumhuriyet, 25 Mart 2019, s.7.

[17] Mehmet Ali Güller, “Darbenin Sözleşmesi”, Cumhuriyet, 7 Mayıs 2020, s.12.

[18] Barış Doster, “ABD, Venezüella ve ‘Arka Bahçedeki’ Darbeler”, Cumhuriyet, 4 Mayıs 2019, s.14.

[19] “Venezüella’da Darbe Girişimi”, Cumhuriyet, 1 Mayıs 2019, s.7.

[20] Ergin Yıldızoğlu, “Venezüella’da Bir Trajik-Komedi”, Cumhuriyet, 6 Mayıs 2019, s.11.

[21] “Venezüella’da Son Durum”, Cumhuriyet, 4 Mayıs 2019, s.7.

[22] “Venezüella’nın Eski Sağcı Liderinden İtiraf: Bu İş İçin Hazırlandık”, 4 Mayıs 2019… https://www.birgun.net/haber-detay/Venezüellanin-eski-sagci-liderinden-itiraf-bu-is-icin-hazirlandik.html

[23] “Venezüella: Darbe Girişimini Bolton Yönetti”, Cumhuriyet, 3 Mayıs 2019, s.7.

[24] Ömür Şahin Keyif, “ABD’nin Venezüella Planı”, Birgün, 29 Ocak 2019, s.5.

[25] “10 Yıllık Mazileri Varmış”, Birgün, 14 Şubat 2019, s.4.

[26] “Maduro da ‘Paralel’ Dedi”, Yeni Yaşam, 10 Şubat 2019, s.9.

[27] Diren Deniz Sarı, “Venezüella’da Darbe Girişimi Püskürtüldü”, Birgün, 2 Mayıs 2019, s.7.

[28] Maria Paez Victor, “Venezüella: Adını Koymaktan Sakınılan Bir Darbe Girişimi”, Birgün Pazar, 4 Ağustos 2024, s.12.

[29] “Nobelli Machado’dan Venezüella Ordusuna ‘Silahlarınızı Bırakın’ Çağrısı”, 16 Kasım 2025… https://www.cumhuriyet.com.tr/dunya/nobelli-machado-dan-Venezüella-ordusuna-silahlarinizi-birakin-cagrisi-2453102

[30] Ertan Erol, “Yeni ABD Müdahaleciliği”, Evrensel, 3 Kasım 2025, s.6.

[31] Kevin Jordan, “Colectivos: Venezüella’da Devlet Başkanı Maduro İçin ‘Ölmeye Hazır’ Gruplar”, 6 Şubat 2019… https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-47143101

[32] “… ‘Venezüella’da İktidarı Değiştirmek’ İçin 500 Milyon Dolar Ayrıldı”, Cumhuriyet, 28 Mart 2019, s.7.

[33] “Venezüella: Elektrik Savaşı Can Aldı”, Cumhuriyet, 11 Mart 2019, s.7.

[34] “Elliott Abrams: Trump’ın ‘Demokrasi Getirme’ Görevi Verdiği Venezüella Özel Temsilcisi”, 6 Şubat 2019… https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-47128663

[35] “Şili ve Arjantin Amerikan Ordusu ile Ortak Tatbikat Yaptı”, Birgün, 7 Eylül 2024, s.10.

[36] Edward Hunt, “… ‘Uyuşturucuyla Savaş’ Emperyalizmine Dönüş”, Birgün, 22 Eylül 2025, s.10.

[37] Roger D. Haris-Joe Emersberger, “Venezüella’ya Saldırı İçin Her Şey Hazır”, Birgün, 8 Eylül 2025, s.10.

[38] “Venezüella’nın Petrol Rezervleri Dünyanın En Büyüğü”, 6 Ocak 2026… https://olaynet.net/2026/01/Venezüellanin-petrol-rezervleri-dunyanin-en-buyugu/

[39] “ABD’nin Venezüella İçin Üç Askeri Müdahale Senaryosu”, Evrensel, 31 Ekim 2025, s.7.

[40] Michael Roberts, “Venezüella ve Petrol”, 11 Ocak 2026… https://www.birgun.net/makale/Venezüella-ve-petrol-683182

[41] “Maduro Emperyalizme Karşı Bolívar’ın Kılıcını Çekti!”, 26 Kasım 2025… https://odakdergisi2.com/maduro-emperyalizme-karsi-Bolívarin-kilicini-cekti/

[42] Vijay Prashad, “Venezüella Sokaklarından Notlar”, Birgün Pazar, Yıl:15, No:625, 3 Mart 2019, s.8.

[43] Hayri Kozanoğlu, “Venezüella’da Büyük Resim”, Birgün, 12 Şubat 2019, s.5.

[44] Metin Yeğin, “Chávez ve Maduro Para Yedi mi?”, 7 Şubat, 2019… https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/02/07/Chávez-ve-maduro-para-yedi-mi/

[45] Ümit Kıvanç, “Anti-Emperyalist Mugabe’nin Milyon Doları”, 25 Ocak 2019… http://www.p24blog.org/yazarlar/3562/anti-emperyalist-mugabe-nin-milyon-dolari

[46] https://www.idcommunism.com/2026/01/michael-parenti-marxist-political-scientist-and-author-dies-aged-92.html

[47] “Nicolás Maduro Kimdir, İktidarı Nasıl ve Neden Sona Erdi?”, 3 Ocak 2026… https://rojnameyanewroz3.com/Nicolás-maduro/

[48] Carmela Negrete, “Maduro Yönetimi Hesap Vermiyor”, Birgün, 29 Kasım 2023, s.29.

[49] Zülal Kalkandelen, “Venezüella’da Sınıf Temelli Muhalefet”, Cumhuriyet, 26 Mart 2019, s.8.

[50] “Kıtanın öngörülen 2025 nüfusu 680 milyon ve bunun yarısını ekonomik olarak aktif nüfus (EAP) oluşturuyor. Bunun içinde işsizlik oranı yüzde 6.2’ye kadar çıkıyor ve kayıt dışı çalışma oranı, yani asgari ücret ve sosyal güvence olmaksızın çalışma oranı da yaklaşık yüzde 48’e ulaşıyor. Kısacası, yaklaşık 150 milyon Latin Amerikalı ya işsiz ya güvencesiz işlerde çalışıyor. Yoksulluk 172 milyon kişiyi, aşırı yoksulluk ise 66 milyon kişiyi etkiliyor.

Düşük ücretler, gıda fiyatlarındaki artış, emekli maaşlarının ve sosyal yardımların azaltılması, sağlık ve eğitim bütçelerinin düşürülmesi ve IMF’ye taahhüt edilen dış borcun ödenmesi için kamu kaynaklarının yok edilmesi Brezilya, Kolombiya, Peru, Meksika gibi ülkelerde iş, sağlık, eğitim, sosyal güvenlik ve hizmetler için acil taleplerle çeşitli eylemlere ve grevlere neden oldu.” (Ramiro Vinueza, “Latin Amerika’da Milyonlarca İşçi 1 Mayıs 2025’te Harekete Geçecek”, Evrensel, 30 Nisan 2025, s.7.)

[51] Hüseyin Hayatsever, “Venezüella Büyükelçisi: Atatürk Türkiyesi Model Ülke”, Cumhuriyet, 19 Mart 2019, s.7.

[52] Canan Kışlalıoğlu, “Sosyalist Modele Karşı Yapılan İlk Darbe Değil”, Birgün, 6 Ocak 2026, s.11.

[53] Ergin Yıldızoğlu, “Venezüella’da Bir Trajik-Komedi”, Cumhuriyet, 6 Mayıs 2019, s.11.

[54] Karl Marx-Friedrich Engels, Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, çev: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1976.

[55] V. İ. Lenin, 1917, çev: Süheyla Kaya-Saliha Kaya, İnter Yay., 1999.

[56] V. İ. Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, çev: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1969.

[57] Frederich Engels, Otorite Üzerine… http://anadolusanat.org/kc/marks/otorite.html

[58] Karl Marx-Friedrich Engels, Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, çev: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1976.

[59] Mao Zedung, Uluslararası Komünist Hareketin Genel Çizgisi Hakkında Polemik (1963), çev: İsmail Yarkın, İnter Yay., 1998.

[60] Derya Uzunkala, “Örtük Vesayetten Açık Hegemonyaya”, Birgün, 6 Ocak 2026, s.11.

[61] Etki Can Bolatcan, “Trump’ın Eli Göründüğü Kadar İyi Değil”, 11 Ocak 2026… https://www.birgun.net/makale/trumpin-eli-gorundugu-kadar-iyi-degil-683177

[62] Erdoğan’ın unuttuğu ‘kardeşleri’ kervanına Maduro da eklendi. ABD’li yetkililerin Venezüella’da meşru Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun hükümetiyle iş yapmayı sürdüren şirketlerin yaptırımlara maruz kalabileceği açıklamasının ardından Ziraat Bankası’nın Venezüella Merkez Bankası’na artık hizmet vermediği belirtildi.

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton söz konusu kararın yer aldığı Bloomberg haberini sosyal medyada paylaşarak şu ifadelere yer verdi: “Uluslararası iş dünyası, Maduro ile yapılan anlaşmalar nedeniyle ABD yaptırımları riskini dikkate almalı ve bunlardan kaçınmalıdır.” (Ekin Akyaz, “Esra Akgemci: Maduro ile kardeşlik ABD Kızana Kadar: Sözde Destek Çabuk Bitti”, Birgün, 17 Ağustos 2019, s.9.)

İlgili İçerikler

Sibel_özbudun
Latin Amerika

Venezuela’ya Barış, Wall Street’e Savaş!(1)

Doç. Dr. Sibel Özbudun

“Efendilerimin, sahiplerimin, patronlarımın Dilini öğrendim. O kadar çok öldürdüler ki beni, Sesimi yükselttiğim için. Ama düştüğüm yerden kalkarım, Çünkü elini...

Nicolas Maduro
Latin Amerika

Venezüella Krizi: Petrol, CIA ve Bölgesel Direniş

Görüş Redaksiyon

Venezüella’nın devasa petrol rezervleri uğruna verilen jeopolitik mücadelenin perde arkasına baktığınızda, resmi gerekçelerin hızla çöktüğünü görürsünüz. Karşınıza, diplomatik bir anlaşmazlıktan...

Pablo Neruda ve Salvador Allende

Pablo Neruda: Aşkın, Politikanın ve Gizemin Şairi

Turan Altuner

Yoksulluk, Kriz ve Vesayet: Arjantin’de “Anarko – Kapitalist” Kabus

siyasal siddet

Siyasal Şiddetin Yeni Yüzü

küresel siddet

Küresel Şiddet: Siyasi Kargaşa, Kurumsal Başarısızlıklar ve Toplumsal Yüzleşme

Latin America Uyusturucu Karteli

Uyusturucu Kartellerinin Yükselişi: Suçtan Devlete Uzanan Gölge İktidar

sibel özbudun

Bir Tupamaro, Bir Başkan: José (Pepe) Mujica(*)

Son Makaleler

kürt sorunu
Politika

Penguen Olma Yanılsaması: Çoğunluk, Güç ve Kürt Meselesi

Çisel Aktimur

Hayatı boyunca devletin ya da çoğunluğun çizdiği sınırlar içinde düşünmüş olmak, yalnızca bir politik tercih ya da ideolojik aidiyet meselesi...

temel demirer

VENEZÜELLA: DÜN, BUGÜN VE…

isvec_ukrayna

İsveç’in Ukrayna’dan Sonra Yeni Bir Vekâlet Savaşı Alanı Olma Riski

militanlik ve nese

12 Eylül Sonrası Sürgünlük ve Neşeli Militanlık

KATEGORİLER

  • Dünya
  • Ekonomi
  • Politika
  • Kültür & Sanat
  • Opinion Internatıonal
  • Podcast
  • Gorüş TV
  • Diğer

SAYFALAR

  • Ansayfa
  • Gizlilik Politikası
  • Görüş Hakkında
  • Görüş’te Yazmak | Become an Opinionmaker
  • Künye
  • Yayın ilkelerimiz
  • İletişim | info@gorus21.com

BİZİ TAKİP EDİN

gorus-stickyl-ogo-dark

HAKKIMIZDA

21. yüzyılın disiplinlerarası, uluslararası, farklı görüşlerin yer aldığı yayın organı

© 2025 Görüş Tüm Hakları Saklıdır.

Hoş Geldiniz!

Hesabınıza aşağıdan giriş yapın

Şifrenizi mi unuttunuz? Kayıt Ol

Yeni Hesap Oluşturun!

Kayıt olmak için aşağıdaki formları doldurun

Tüm alanlar zorunludur. Giriş Yap

Retrieve your password

Şifrenizi sıfırlamak için lütfen kullanıcı adınızı veya e-posta adresinizi girin.

Giriş Yap
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Politika
  • Kültür & Sanat
  • Opinion Internatıonal
  • Gorüş TV
  • Görüş Podcast
  • Diğer
  • Giriş Yap
  • Kayıt Ol

© 2024 Görüş Tüm Hakları Saklıdır.

Bu web sitesinde çerezler kullanılmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek çerezlerin kullanılmasına izin vermiş olursunuz.