
Selahattin Demirtaş, bir kişi olarak değil, bir ihtimal olarak tutuklu. Bu ihtimal, onun siyasal alan içinde açabileceği yeni hatları, farklı toplumsal kesimlerle kurabileceği bağları ve gelecekte yaratabileceği etkiyi temsil ediyor. Dolayısıyla cezalandırılan şey, geçmişte söylenmiş sözler veya yapılmış eylemler değil; geleceğe dair potansiyel bir siyasal genişlemenin kendisidir. Bu ayrım kritik, çünkü Demirtaş, yalnızca Kürt siyaseti içinde konumlanan bir figür değil, bu çerçevenin dışına taşabilme kapasitesi olan bir aktördü.
Bu kapasite, onu klasik kimlik siyasetinin sınırları içine kolayca hapsedilemeyen bir konuma yerleştiriyordu. Dili sertleşmeden konuşabilmesi, farklı toplumsal kesimlerle temas kurabilmesi, kutuplaşmayı yeniden üretmeyen ama politik hattını da muğlaklaştırmayan bir çizgi izlemesi, onu iktidar açısından öngörülmesi ve denetlenmesi zor bir figür haline getirdi. Bu özellikler, yalnızca kişisel bir üslup meselesi değil, mevcut siyasal dengeleri bozabilecek bir genişleme potansiyelinin işaretleriydi.
Bu nedenle cezalandırılan şey, geçmişte söylenmiş sözler ya da yapılmış eylemlerden çok, gelecekte kurulabilecek bağlardı. Ceza, geriye dönük bir muhasebe değil, ileriye dönük bir önleme işlevi görüyor. Bu önleme, yalnızca Demirtaş’ın şahsına değil, benzer bir siyasal genişleme ihtimali taşıyan tüm aktörlere yönelik dolaylı bir uyarı niteliği de taşıyor.
Bu tabloyu yalnızca ifade özgürlüğü ihlali olarak tanımlamak yetersiz kalıyor. Çünkü ifade özgürlüğü çerçevesi, yaşananları tekil sözler ve tekil hak ihlalleri üzerinden okur. Oysa burada ihlal edilen tekil bir hak değil, siyasal alanın geleceğe açık olma ihtimali.
Hukuk, bu bağlamda bireyleri koruyan bir zemin olmaktan uzaklaşıp, siyasal rekabetin sınırlarını çizen bir araca dönüşüyor. Hukuk, cezalandırıcı bir mekanizma olmaktan ziyade, hangi siyasal aktörlerin hangi ölçüde genişleyebileceğini belirleyen bir filtreye dönüşüyor. Bu filtrenin en belirgin işlevi ise, kazanma ihtimali taşıyan aktörleri sistemin dışına itmek. Burada ortaya çıkan şey, muhalefetin bastırılması değil, muhalefetin seçilmesi. İktidar, rakipsiz kalmak istemiyor; kontrol edilebilir, yenilgisi öngörülebilir bir rekabet alanı kuruyor. Bu rekabet alanı, gerçek bir iktidar alternatifi üretmediği sürece tolere ediliyor, hatta teşvik ediliyor.
Bu nedenle yargı süreçleri, seçimlerin çok öncesinde işleyen bir eleme turu gibi çalışıyor. Siyasal mücadele sandıkta değil, sandığa kimlerin ulaşabileceği aşamasında belirleniyor. Sandıkta belirsizlik yaratabilecek figürler, sandık aşamasına gelmeden devre dışı bırakılıyor. Bu devre dışı bırakma çoğu zaman açık yasaklar şeklinde değil, hukuki süreçlerin uzatılması, belirsizleştirilmesi ve askıda tutulması yoluyla gerçekleşiyor.
Buna karşılık, yenileceği bilinen, toplumsal karşılığı sınırlı ya da kutuplaşmayı yeniden üreten adaylar siyasal alanda kalabiliyor. Bu figürler, çoğulculuk görüntüsünü sürdürmeye yararken, gerçek bir iktidar değişimi ihtimali üretmiyor. Böylece seçimler biçimsel olarak yapılmaya devam ediyor, fakat hangi adayların bu yarışa katılabileceği baştan belirlenmiş oluyor. Seçim, bir tercih anı olmaktan çok, önceden çizilmiş bir sınır içinde yapılan bir onaylama işlemine dönüşüyor.
Sonuçta ortaya çıkan tablo, rekabet eden ama yer değiştirmeyen bir siyaset düzeni. Bu düzen, görünürde hareketli ama yapısal olarak donmuş bir alan yaratıyor. Muhalefet var, seçimler yapılıyor, adaylar yarışıyor; fakat asıl belirleyici olan, kimin yarışmasına izin verildiği. Siyasal alanın sınırları, başarı ihtimali yükseldikçe daraltılıyor. Kazanma ihtimali yükseldikçe bu izin geri çekiliyor.
Selahattin Demirtaş örneği, bu mekanizmanın istisnası değil, en berrak ifadesi. Onun durumu, kişisel bir adaletsizlikten çok, sistemin nasıl çalıştığını gösteren bir vaka niteliği taşıyor. Burada yargı, geçmişin hesabını sormak için değil, geleceğin ihtimallerini budamak için çalışıyor. Mesele, tek bir siyasal figürün özgürlüğünden çok, siyasal alanın ne kadar daraltıldığı ve bu daralmanın hangi araçlarla kalıcı hale getirildiğiyle ilgili. Bu nedenle tartışma, bir kişiyle sınırlı tutulamayacak kadar yapısal ve uzun vadeli sonuçlar barındırıyor.






































