3 Nisan 2026, Cuma
  • Giriş Yap
  • Kayıt Ol
Görüş
  • Dünya
    • Tümü
    • ABD
    • Afrika
    • Asya
    • Avrupa
    • Kuzey Amerika
    • Latin Amerika
    • Orta Doğu
    Sibel_özbudun

    Kriz(ler), Savaş(lar), İsyan ve Kadın(lar)[1]

    Avrupa’da Yeni Bir Savaş Kaçınılmaz mı? l Martin Armstrong’un 2032 Uyarısı

    Avrupa’da Yeni Bir Savaş Kaçınılmaz mı? l Martin Armstrong’un 2032 Uyarısı

    nadir toprak elementleri

    Çin’in Nadir Maden Hamlesi: ABD Hegemonyasına Meydan Okuma

    ekonomik kriz

    Küresel Krizin Anatomisi: ABD Dış Politikası, Avrupa’nın Ekonomik Çöküşü ve Neo-Con’ların Savaş Çıkmazı

    siyasal siddet

    Siyasal Şiddetin Yeni Yüzü

    Küresel Savaşın Eşiğinde: ABD’nin Çin’e Karşı Savaş Hazırlıkları

    Küresel Savaşın Eşiğinde: ABD’nin Çin’e Karşı Savaş Hazırlıkları

  • Ekonomi
    Bir Gecede 1 Trilyon Dolar Buhar Oldu: Algoritmaların Gazabı

    Bir Gecede 1 Trilyon Dolar Buhar Oldu: Algoritmaların Gazabı

    istanbul üniversitesi

    Neoliberalizm Üniversiteleri Ele Geçirdi: Öğrenciler Müşteri, Akademisyenler Taşeron

    Kredi karti bocrlanmasi

    Türkiye’de Kredi Kartlarının Krize Dönüşen Yükselişi

    Paranın İktidarı: Wall Street’in Altında Ezilen Emek

    Paranın İktidarı: Wall Street’in Altında Ezilen Emek

  • Politika
    Zekeriya Simsek

    İran Dünyanın Neresindedir?

    cisel aktimur

    Selahattin Demirtaş: Bir Siyasal İhtimalin Tutukluluğu

    Dr. Jan Campbell

    Iran – ABD Savası: Pandora’nın Kutusunda Ne Olduğunu Bilmiyorum

    sibel özbudun &temel demirer

    İki Yarım İsyan ve Beyhude Bir “Başkaldırı”(*)

  • Kültür & Sanat
    • Tümü
    • Edebiyat
    • Sinema
    jean Marie Jacoby, Burcu Ünlü

    Ötekiler Nasıl Yaşar? New York Müşterek Meskenlerinde Gözlemler

    temel demirer

    Sanat(çin)in Yükümlülüğü*

    hüsey aykol

    Ah be Hüseyin Aykol Hoca(’mız)(*)

    temel demirer

    “Zor Zanaat”tır Yazarlık

  • Opinion Internatıonal
    • Tümü
    • Culture
    • Economy
    • Philosophy
    • Politics
    • World
    opinion international

    Crisis(es), War(s), Rebellion and Women

    Jean-Marie Jacoby

    Schleichender Faschisierungsprozeß in der EU oder Wer in der Demokratie schläft, wacht in der Diktatur auf

    The Penguin Illusion: The Majority, Power, and the Kurdish Question

    The Penguin Illusion: The Majority, Power, and the Kurdish Question

    eni_louise_english

    Mathematics Underachievement in Turkey: A Neuroscience Review of Emotional, Cognitive, and Psychological Factors

  • Gorüş TV
    humboldt

    Liyakatsız Bir Devletin Eğitim Reformlarıyla Yeniden Yapılandırılması: Wilhelm von Humboldt (2. Bölüm)

    humboldt

    Humboldt Kardeşler, Akademik Özgürlük ve Eğitim İdeali (1. Bölüm)

    Hüseyin Demirtaş

    Bir Askerin Gözüyle Rusya – Ukrayna Savaşı (2. Bölüm)

    Hüseyin Demirtaş

    Bir Askerin Gözüyle Rusya – Ukrayna Savaşı (1. Bölüm)

  • Görüş Podcast
    Cingeneler ve romanlar

    Görünmeyen Tarih: Çingenelerin Sürgün, Kölelik ve Kültürel Direniş Hikâyesi

    Ortadoğu’da Yeni Dönem: İran – İsrail Savaşı

    Ortadoğu’da Yeni Dönem: İran – İsrail Savaşı

    AKIN öztürk

    Uluslararası Hukuk Ne Diyor, Türkiye Ne Yapıyor? Akın Öztürk Örneği

    Kura Çözüldü: Kenan Karabağ’ın Sözlü Tarihle Örülen Romanları

    Kura Çözüldü: Kenan Karabağ’ın Sözlü Tarihle Örülen Romanları

  • Diğer
    ÖHD Avukatları ve TUAD Üyeleri İçin Uluslararası Kurumlardan Ortak Açıklama

    ÖHD Avukatları ve TUAD Üyeleri İçin Uluslararası Kurumlardan Ortak Açıklama

    sibel özbudun &temel demirer

    İki Yarım İsyan ve Beyhude Bir “Başkaldırı”(*)

    The Penguin Illusion: The Majority, Power, and the Kurdish Question

    The Penguin Illusion: The Majority, Power, and the Kurdish Question

    temel demirer

    Sanat(çin)in Yükümlülüğü*

No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Görüş
  • Dünya
    • Tümü
    • ABD
    • Afrika
    • Asya
    • Avrupa
    • Kuzey Amerika
    • Latin Amerika
    • Orta Doğu
    Sibel_özbudun

    Kriz(ler), Savaş(lar), İsyan ve Kadın(lar)[1]

    Avrupa’da Yeni Bir Savaş Kaçınılmaz mı? l Martin Armstrong’un 2032 Uyarısı

    Avrupa’da Yeni Bir Savaş Kaçınılmaz mı? l Martin Armstrong’un 2032 Uyarısı

    nadir toprak elementleri

    Çin’in Nadir Maden Hamlesi: ABD Hegemonyasına Meydan Okuma

    ekonomik kriz

    Küresel Krizin Anatomisi: ABD Dış Politikası, Avrupa’nın Ekonomik Çöküşü ve Neo-Con’ların Savaş Çıkmazı

    siyasal siddet

    Siyasal Şiddetin Yeni Yüzü

    Küresel Savaşın Eşiğinde: ABD’nin Çin’e Karşı Savaş Hazırlıkları

    Küresel Savaşın Eşiğinde: ABD’nin Çin’e Karşı Savaş Hazırlıkları

  • Ekonomi
    Bir Gecede 1 Trilyon Dolar Buhar Oldu: Algoritmaların Gazabı

    Bir Gecede 1 Trilyon Dolar Buhar Oldu: Algoritmaların Gazabı

    istanbul üniversitesi

    Neoliberalizm Üniversiteleri Ele Geçirdi: Öğrenciler Müşteri, Akademisyenler Taşeron

    Kredi karti bocrlanmasi

    Türkiye’de Kredi Kartlarının Krize Dönüşen Yükselişi

    Paranın İktidarı: Wall Street’in Altında Ezilen Emek

    Paranın İktidarı: Wall Street’in Altında Ezilen Emek

  • Politika
    Zekeriya Simsek

    İran Dünyanın Neresindedir?

    cisel aktimur

    Selahattin Demirtaş: Bir Siyasal İhtimalin Tutukluluğu

    Dr. Jan Campbell

    Iran – ABD Savası: Pandora’nın Kutusunda Ne Olduğunu Bilmiyorum

    sibel özbudun &temel demirer

    İki Yarım İsyan ve Beyhude Bir “Başkaldırı”(*)

  • Kültür & Sanat
    • Tümü
    • Edebiyat
    • Sinema
    jean Marie Jacoby, Burcu Ünlü

    Ötekiler Nasıl Yaşar? New York Müşterek Meskenlerinde Gözlemler

    temel demirer

    Sanat(çin)in Yükümlülüğü*

    hüsey aykol

    Ah be Hüseyin Aykol Hoca(’mız)(*)

    temel demirer

    “Zor Zanaat”tır Yazarlık

  • Opinion Internatıonal
    • Tümü
    • Culture
    • Economy
    • Philosophy
    • Politics
    • World
    opinion international

    Crisis(es), War(s), Rebellion and Women

    Jean-Marie Jacoby

    Schleichender Faschisierungsprozeß in der EU oder Wer in der Demokratie schläft, wacht in der Diktatur auf

    The Penguin Illusion: The Majority, Power, and the Kurdish Question

    The Penguin Illusion: The Majority, Power, and the Kurdish Question

    eni_louise_english

    Mathematics Underachievement in Turkey: A Neuroscience Review of Emotional, Cognitive, and Psychological Factors

  • Gorüş TV
    humboldt

    Liyakatsız Bir Devletin Eğitim Reformlarıyla Yeniden Yapılandırılması: Wilhelm von Humboldt (2. Bölüm)

    humboldt

    Humboldt Kardeşler, Akademik Özgürlük ve Eğitim İdeali (1. Bölüm)

    Hüseyin Demirtaş

    Bir Askerin Gözüyle Rusya – Ukrayna Savaşı (2. Bölüm)

    Hüseyin Demirtaş

    Bir Askerin Gözüyle Rusya – Ukrayna Savaşı (1. Bölüm)

  • Görüş Podcast
    Cingeneler ve romanlar

    Görünmeyen Tarih: Çingenelerin Sürgün, Kölelik ve Kültürel Direniş Hikâyesi

    Ortadoğu’da Yeni Dönem: İran – İsrail Savaşı

    Ortadoğu’da Yeni Dönem: İran – İsrail Savaşı

    AKIN öztürk

    Uluslararası Hukuk Ne Diyor, Türkiye Ne Yapıyor? Akın Öztürk Örneği

    Kura Çözüldü: Kenan Karabağ’ın Sözlü Tarihle Örülen Romanları

    Kura Çözüldü: Kenan Karabağ’ın Sözlü Tarihle Örülen Romanları

  • Diğer
    ÖHD Avukatları ve TUAD Üyeleri İçin Uluslararası Kurumlardan Ortak Açıklama

    ÖHD Avukatları ve TUAD Üyeleri İçin Uluslararası Kurumlardan Ortak Açıklama

    sibel özbudun &temel demirer

    İki Yarım İsyan ve Beyhude Bir “Başkaldırı”(*)

    The Penguin Illusion: The Majority, Power, and the Kurdish Question

    The Penguin Illusion: The Majority, Power, and the Kurdish Question

    temel demirer

    Sanat(çin)in Yükümlülüğü*

No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Görüş

Kriz(ler), Savaş(lar), İsyan ve Kadın(lar)[1]

Doç. Dr. Sibel Özbudun
1 Nisan 2026
Okuma süresi: 26 dakika
A A
Facebook'ta PaylaşX'te PaylaşPinterest'te PaylaşLinkedin'de PaylaşWhatsApp'ta PaylaşTelegram'da PaylaşE-Mail ile Paylaş
Sibel_özbudun

Kıyamet alametleri, 3. dünya savaşı ihtimali, küresel kriz ve kapitalizmin çöküşü üzerine çarpıcı bir analiz. Savaşların, ekonomik eşitsizliğin ve ekolojik krizin dünyayı nasıl etkilediğini keşfedin.

Gorus21.com

İlgili İçerikler

A’dan Z’ye Hürmüz Boğazı

İran Savaşı 2026: ABD ve İsrail’in Stratejisi, Molla Rejimi ve Halk Direnişi

“En güzel deniz henüz gidilmemiş olandır. En güzel çocuk henüz büyümedi. Güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız…”[2]

Gün gelecek, ortalığı bir duman kaplayacak, dabbet-ül arz (yeraltı canavarları) yeryüzüne çıkacaklar, güneş batıdan doğup doğudan batacak, Yecüc ve mecüc ortalığa salınacak, büyük toprak hareketleri (deprem ve çökme) yaşanacak, Yemen tarafından başlayacak bir ateş kümesi ortalığı saracak… O zaman İsa Mesih yeryüzüne inerek Deccal’a karşı savaş açacak…

Bunlar, “kıyamet alâmetleri” … Tek tanrılı dinlerin tümünde (ve kitaplı-kitapsız dinlerin çoğunda) “kıyamet” fikri ve imgesi başat rol oynar. Sıraladığım (ve çeşitli inanç sistemlerinin meşrebince başka) alâmetler belirdiğinde büyük afetler olagelecek, savaşlar, depremler, yangınlar vb. ortalığı saracak, tüm canlılar ölecek, bir kurtarıcı zuhur edip kötülüklere savaş açacak, zafer kazanması sonucu ölüler dirilecek, yeryüzünde ebedi bir mutluluk dönemi başlayacak vb. vb.

Hatırlayan hatırlayacaktır, Maya takvimine göre “kıyamet” 2012 yılının 21 Aralık günü kopacaktı; insanlar, olagelecek afetlere karşı tek sığınak olduğuna inandıkları Şirince köyüne hücum edip beklemeye koyulmuşlardı.

Maya takvimi ilk değil. Daha önce Asurluların, Mısırlıların tutmayan kıyamet kehanetlerinin yol açtığı paniği kayda düşer tarih. Ya da, en ünlüsü Papa II. Sylvester’in İsa Peygamber’in doğumunun 1000. yılında kıyamet kopacağı kehaneti… Bir yıl boyunca tüm Avrupa’da sokaklarda dolaşan haberciler, tövbe-istiğfar için malı-mülkü dağıtıp günlerini kiliselerde dua ederek geçirenler, ayaklanmalar… Ya da Alman matematikçi ve gökbilimci Johannes Stöffler’in, gezegenlerin hizalanacağı 20 Şubat 1524 günü kopacak tufanın dünyayı yok edeceği kehaneti… İnsanların tekneler inşa edip bunlarda yer kapmak için birbirine girmesi, kaos ortamında yüzlercesinin ölmesi… Vb. vb…

Kehanetlerin bugüne dek boş çıkmasından, hatta inanç sorunundan bağımsız olarak, kıyamet, kullanışlı bir metafor. Hele ki günümüzü anlamlandırmada…

*   *    *

“Kıyamet” kapitalizmden eksik olmuyor: Bir kez daha kriz(ler)in savaş(lar)ı tetiklediği, savaş(lar)ın kriz(ler)i derinleştirdiği kıyamet kesitinden geçiyoruz: Ukrayna-Rusya savaşı, İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırım ve (herhâlde sonuncu olmayacak) Şubat 2026 sonundan bu yana devam eden ABD-İsrail/ İran savaşı… Bunlar sadece son 3-4 yılımıza damgasını vuran hadiseler; bunlara bir de ABD’nin bir “korsan baskın”la Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu kaçırması, Trump’ın Grönland, Kanada vb. talepleri gibi akla hafsalaya sığmayan başlıkları ekleyin; işte size “alâmetler”.

 Bir şey daha: Google’a girip “3. Dünya Savaşı” yazın, en az 26 sayfalık sonuçla karşılaşırsınız. ABD-İsrail/ İran savaşının nükleer evreye sıçraması, (en azından bu satırların yazıldığı günlerde) an meselesi…

Maksadım “deccal”lık değil elbet. Yalnızca çağımızda kapitalizmin içinde debelendiği yapısal, kronik, geri dönüşsüz krizlere işaret etmeye çalışıyorum. Kapitalist devletlerin yeryüzünü yeniden paylaşmak, bu paylaşımda “aslan payını” kapabilmek için dünyayı bir yıkıntıya çevirmekten çekinmedikleri krizlere.

Kriz, kapitalizmin 1980’li yıllarda içine düştüğü “enerji buhranı”nı aşmak üzere, sosyalist sistemin çökmesinden de yararlanarak devreye soktuğu neoliberal birikim modelinden hiç eksik olmadı: 1997 Asya krizi, ABD’de başlayıp kısa sürede küresel bir nitelik kazanan 2001 ekonomik krizi, yine ABD’de patlak verip dünyayı sarsan ve etkileri 10 yıldan fazla süren 2007, 2008 ve 2009 krizleri, 2009’da Yunanistan ekonomisinin çöküşüne neden olan ekonomik kriz, 2018 Arjantin borç krizi, 2019’da Covid-19 pandemisiyle patlak verip tüm yerküreyi etkisi altına alan kriz… “Bundan sonra hiç kriz, savaş olmayacak, serbest piyasa düzeni (kapitalizm) sonsuza dek barış içinde hüküm sürecek” deniyordu oysa…

Olmadı… Neoliberal modelin yeryüzündeki eşitsizliği devasa boyutlara eriştirmesi (Oxfam’ın 2026 Eşitsizlik Raporu’na göre dünyanın en zengin 12 kişisinin elindeki servet dünya nüfusunun yarısının toplamı, yani 4 milyar kişinin varlığına denk!), gelişen teknolojilerin çapını durmaksızın büyüttüğü işsizlik, (sermayenin ucuz ve örgütsüz işgücüne, taşeronlaşmaya, esnek istihdama yönelmesi nedeniyle) ücretlerde küresel ölçekte düşme eğilimi ve bununla bağlantılı olarak tüketim kapasitesindeki düşüş, ve belki de en önemlisi finansallaşmanın reel üretimle bağlantısının kopması… Bu sonuncuyu biraz açımlayayım:

Dünyanın bir yıllık gayrısafi hasılası, IMF tahminlerine göre, 113-114 trilyon dolar iken dünya borsalarında bir gecede dönen menkul servet miktarı 7.5 trilyon dolar olarak hesaplanmaktadır. Bir başka deyişle, dünyanın yıllık toplam üretimine denk bir değer, 15 gün içinde borsalarda el değiştirmektedir. Ve bu rakama kripto borsaları dahil değildir. TÜSAM (Türkiye Sınıf Araştırmaları Merkezi)’dan Başak Ergüder’in de söylediği gibi, kriz üretim ile finans, yani mallarla para arasındaki bağların kopmuş olmasından kaynaklanmaktadır:

“Öncelikle bu kriz rastlantısal bir kriz değil. Sürekli devam eden yapısal nedenleri var. En anlaşılır olanı üretim ile finans arasındaki ciddi ayrışma. Eskiden ekonomi, sermaye birikimi, vs. bütün bunlar üretim odaklıydı ve bunun üzerinde dönerdi. Şimdi söz konusu ayrışmayla karşılıksız bir finans şişmesi mevcut. Özetle, üretimde karşılığı olmayan bir ekonomi.

Bu ekonomi kayıt dışı, işsizlik ve esnek çalışmaya dayalı, düşük ücretler üzerine kurulu, rekabet anlamında kendi içinde çelişkili. Ülkeleri yoksulluğa sevk eden bir ekonomi var dünyada. Tam bir mülksüzleşme süreci. Birilerinin zenginleşmesinin, diğerlerinin yoksullaşmasının keskinliğinin arttığı bir dönem.”[3]

O hâlde, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, neoliberal evre, kapitalizminkesintisiz krizine denk düşmektedir: artık arz-talep dengesinin az çok geçerli olduğu, işsizliğin düşük düzeylerde seyrettiği, ekonominin “normal” işlediği koşullar, kapitalist için bir “mazi-yi mes’ud”dan ibarettir. Günümüz koşullarında kriz olağan, istikrar istisna, hatta bir düştür…

İşin daha da beteri, mevcut kriz (kronik, derin ve yapısal) salt “ekonomik” olmaktan çoktan çıkmış, bir çok veçheyi eklemlemiştir: ekolojik, toplumsal/ beşeri… Giderek bir “uygarlık krizi”nden söz edilebilir.

Kriz aynı zamanda ekolojiktir, çünkü insanı değil de kârı esas alan sistem, doğal kaynakları hızla tüketip kâra dönüştürmenin peşindedir. Atmosfere salınan ve CO2 ve metan gazları, kimyasal atıklarla hızla kirlenen, zehirlenen topraklar, denizler, nehirler, yok edilen ormanlar, tükenen biyoçeşitlilik, zengin ülkelerden yoksullara çöp, zehirli atık ihracatı… Ve küresel ısınmanın geri dönülmez noktaya vardığını ilan eden bilim insanlarının, uzmanların uyarılarına, göz boyayıcı sözde önlemlerle yanıt veren, yeryüzünü kurtarma gayretlerini dahi metalaştırıp kazanç kapısına dönüştüren kapitalist gözü doymazlık…

Kriz aynı zamanda sosyal/ beşeridir; çünkü küresel servet uçurumu, bir avuç plütokratın elinde kuşaklar boyu yiye yiye tüketemeyecekleri inanılmaz bir zenginliğin (Rolls Royce filoları, özel yatlar, jetler, adalar, milyarlık rezidanslar, özel koruma orduları, uzayda turistik geziler, şişesi 50 bin dolarlık şampanyaların su gibi aktığı partiler…), diğer uçta ise devrilen vincin altında, önlenebilir hastalıklardan, yetersiz beslenmeden, soğuktan donarak ölümlerin, açlığın, hastalıkların, soğuğun, okula gidememenin, yiyeceğini çöplerde aramanın, dilenciliğin, sığınmacı kamplarının acımasızlığının, organ ya da fuhuş mafyasının kurbanı olmanın, cezaevlerinin, çete savaşlarının… biriktiği bir insanlık dramını yaratıyor. Üretici ve (daha da önemlisi) tüketici olarak sisteme dahil olma şansını yitirenlerin sayısı her gün katlanırken, dışlanmış, marjinalleşmiş bir umutsuzlar ordusu büyüdükçe büyüyor.

Küresel kapitalizmin içinde debelendiği bu çokyönlü kriz tüm veçheleriyle birlikte geri dönüşsüz bir noktaya doğru sürüklendikçe, bir “Uygarlık Krizi” olarak tanımlanmayı hak ediyor. Burjuvazi bir sınıf olarak yükselişine eşlik eden değerlerden (“özgürlük, eşitlik, kardeşlik, laiklik, demokrasi…”) bagaj boşalttıkça, neoliberalizm özellikle Güney’de ulus-devletleri zaafa uğrattıkça yoğunlaşan etnik ve dinsel çatışmaların damgasını vurduğu bir “Uygarlık krizi”. Yeryüzü yaşamının ancak farklı, yeni, sınıfsız, sömürüsüz bir uygarlık paradigmasıyla ikame ederek sürdürülebileceği bir “Uygarlık Krizi”…

Kapitalist (devlet)lerin krizi aşma stratejisi, kapitalizmden vaz geçmek değil, elbette. Daralan paylarını güç kullanarak genişletme çabası, ta merkantilizm çağından bu yana kapitalizmin başlıca kriz aşma yöntemi olageldi. Savaşın sistem açısından değeri çok büyük. Bir yandan günümüzde 2,7 trilyon dolaraulaşan küresel askeri harcamaları tetikleyerek, en büyük 100 silah şirketinin yıllık cirosunun 679 milyar dolara (2024 verisi) ulaşmasını sağlıyor; öte yandan ise yarattığı yıkımla inşaat, altyapı çalışmaları, imalat… sektörlerini “canlandırıyor”! Yani “ekonominin çarklarının yeniden dönmesini” sağlıyor. Tabii galip gelen tarafın yenik düşenin su, enerji, nadir element, stratejik konum vb. kaynaklarına el koyması, ülkeyi haraca bağlaması, ticari boyunduruk altına alması da cabası…

Özetle kapitalizm krizsiz ve savaşsız yapamıyor.

Peki, krizin ve savaşın sıradan insanlar, özellikle de kadınlar için anlamı ne? Yukarıda çoğul ve kesişen krizlerden söz etmiştim; bunların her biri kadınlar için bu dünyada kadın olmanın yükünü daha da ağırlaştırmakta… Gelin bu yükü kendi coğrafyamızda hesaplayalım:

İktisadî/ malî kriz: İktisadî/ malî krizlerin kadın emekçiler üzerinde (Janus heykeli misali) çifte etkisi olduğu yıllardır söyleniyor. Bunlardan ilki, kadınların kitlesel olarak hane-dışı üretime çekildiği “sanayi devrimi”nden bu yana geçerli: “yedek işgücü” olarak görülen kadınlar, kriz zamanlarında evin esas “ekmek getiricisi”ne yol verip, yeniden üretim maliyetlerini düşürmek üzere işten çıkartılıyorlar.

Ancak son dönemlerde bunun tersi bir eğilimin devreye girdiğini gözlemliyoruz. Kadın emekçilerin daha ucuza, daha uzun süreler çalışmaya razı olup aynı zamanda yeniden üretim “işlerini” de bedelsiz olarak üstlenmeye yatkın olduğunu sezinleyen patronlar, kriz dönemlerinde kadın işçi istihdamına yönelmeyi tercih eder gözüküyor. Nitekim Türkiye’nin en “güvenilir” (?!!) kurumlarından biri olan TÜİK’in verileri de bütün ihtiyat payına rağmen, bu eğilimi doğruluyor. Bu verilere göre Türkiye’de erkek işsizliği oranı Aralık 2022’de % 8.2 iken Aralık 2023’de % 7.1’e düşmüş gözüküyor. Erkek işsizliğinde 1 yıllık gerileme oranı: % 1.1. Buna karşılık Aralık 2022’de % 14.4 olan kadın işsizliği, Aralık 2023’de yüzde 12’ye gerilemiş. Gerileme oranı: % 2.4. Bir başka deyişle patronlar, işe almada kadınları tercih etmiş[4]…

Sizce neden? Patronlar kadınların “güçlendirilmesi” gerektiğine inanıp buna katkıda mı bulunmak istiyorlar? Yoksa tarihsel işbölümü içinde uysal, konsantrasyon yetisi yüksek, dikkatli ve de en önemlisi, talepkârlık düzeyi düşük olması nedeniyle mi, yani kâr marjlarını korumak ya da yükseltmek için mi tercih ediyorlar onları? Öyle ya, geleneksel işbölümü kadınlara, çalışıyor da olsalar, esas görevlerinin eve, çoluğa-çocuğa bakmak olduğunu belletmiştir. Bu nedenle de kendilerini genellikle esas ekmek getiren olarak görmezler. Zorunluluklar nedeniyle çalışıyorlardır, güçlükler atlatıldığında eve dönme hayaliyle… Kendilerini “geçici işçi” olarak algılamaktan vazgeçemezler bir türlü. 

Bildiğimiz bir şey daha var: Pandemi sürecinde hizmet sektöründe yaygınlaşan “evden çalışma modelini” patronlar çok sevdi. (Hemen ekleyelim; “evde çalışma” özellikle taşra KOBİ’lerinin tercih ettiği bir model olarak pandemiden önce üretim sektöründe yaygın olarak uygulanıyordu: özellikle tekstil sektöründe, parça başı çalışma olarak…) Sevmekte kendi açılarından haklılar da: personelin yemek, ulaşım, aydınlatma, ısınma, hatta tuvalet giderlerini işçisine yükleyip tasarruf edebiliyor, üstelik de böylelikle işyerindeki örgütlenme, grev, iş yavaşlatma, protesto gibi “nifak unsurlarından kaçınabiliyorsunuz. TÜSİAD’ın, TÜRKONFED’in, TİSK’in, MÜSİAD’ın evde(n) çalışmaya, ya da bir diğer adıyla “esnek çalışma”ya övgüler yağdırması boşuna değil.

Peki “evde(n) çalışma”yı en çok kimler gerçekleştiriyor? Doğru tahmin ettiniz, yine kadınlar… Öyle ki, resmi kaynaklar “esnek çalışma” [yani part time, geçici, evde(n)… bir başka deyişle düşük ücretli, güvencesiz, izole…] modelleri sayesinde kadın istihdamının arttığını bildiriyor; Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş da “kadınların ev ve iş hayatı arasında tercih yapmak durumunda kalmaması için” esnek ve uzaktan çalışma, hibrit çalışma modelleri üzerinde durduklarını müjdeliyor!

Bu “müjde” bizi iktisadi krizin kadınlar üzerindeki ikinci yüküne getiriyor. Ev işleri, yani yeniden üretim faaliyetlerinin hemen tümüyle kadınların sırtına yıkılması… Krizde işçilerin, emekçilerin, emeklilerin, dar gelirlilerin alım güçleri daha da düşer. Daralan bütçeyle evi idare etmek, indirimli ürünleri, pazarın ucuz saatlerini kollamak, belki çöpleri karıştırmak, sökükleri dikmek, eski giysileri bollaştırıp onarmak, evdeki yaşlılara, hastalara bakmak, makarna, yumurta, tarhanayla mucizeler yaratmak, Halk Ekmeklerde kuyruk beklemek, evde yalnızken ısıtıcıyı kapatmak, ek gelir için evlere temizliğe gitmek, çorap, bere, atkı örmek… onlara düşer. Ücretli bir işte çalışsalar da çalışmasalar da…

Yani kadınlar kapitalizm için çalışsalar da çalışmasalar da “üretim maliyetini düşürücü unsurlardır”… Ucuz, örgütsüz işçilikleri ve bilabedel gördükleri ev işleriyle[5]…

Bu durum kadınlara değer katmaz. Tam tersine, değersizleştirir. Bu “değersizlik”in temelinde kadınlarla erkekler arasındaki tarihsel “hiyerarşi” vardır, hiç kuşkusuz. Erkek çocuk doğduğunda bayram eden, kız doğduğunda yasa bürünen, kız çocukları “babaya itaat, kocaya hizmet” zihniyetiyle yetiştiren, bu coğrafyada yaşayan kadınların yarıya yakınının koca eline bakıyor olmasından beslenen, bekâret zarı takıntılı bir hiyerarşi…

Sosyal/ beşerî kriz: Ancak kadınların yaşadığı ve giderek bir korku filmini çağrıştıran kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet sarmalı, yalnızca bu “geleneksel” hiyerarşiyle ilgili değil. Aynı zamanda, genel bir değer yitimine yol açan “sosyal/ beşerî kriz”in bir sonucu… Kabul etmeli ki 1980’li yıllardaki neoliberal birikim rejimine geçiş, bu ülkede kapsamlı bir “değer altüstlüğü”nü tetikledi. “İyilik yap, denize at…”, “Ne verirsen elinle, o gider seninle”, “alçak uçan yüce konar, yüce uçan alçak konar”, vb. atasözlerinde tezahür eden alçakgönüllülük, paylaşımcılık ethosu, kısa sürede “kafayı kullan, köşeyi dön”, “altta kalanın canı çıksın”, “gemisini kurtaran kaptan”cılığa dönüştü. Ülke içi gelir bölüşümündeki uçurum açıldıkça ve birilerinin servetine servet katmasının ancak yığınların yoksullaşmasıyla mümkün olacağının bilince çıkmasıyla birlikte, yeni bireyci ethos, bir insanî çürüme/ yozlaşmaya tahvil olacaktı. Empati yerini kibirli bir benmerkezciliğe, acıma duygusu sadizme, okumaya, ilme duyulan saygı hoyrat bir cehalet güzellemesine dönüşürken, toplumun yeni rol modelleri, ne idüğü belirsiz “tiktok fenomenleri” olacaktı…

Bu sosyal/ beşerî krizden kadınların payına düşen ise, giderek ağırlaşan, önü alın(a)mayan ve her gün en az bir kadının hayatına mal olan şiddet oldu.  Ve tabii kadınların bedenlerini metalaştıran fuhuş ve porno sektörlerinin vardığı boyut… Eğer bugün depremzede kız çocuklarının Jeffery Epstein’ın pornografik adasında milyarderlere, politikacılara, ünlülere ikram edilmek üzere kaçırılmış olma ihtimâlini konuşuyor isek ve dünya yıkılmıyorsa, bu, değersizleşmenin vardığı boyutları bize göstermektedir.

Siyasal kriz: “Sosyal/ beşerî kriz”, bir yönüyle malî/ iktisadî krizin getirisiyse, bir yanıyla da siyasal krizle bağlantılı. Küresel kapitalist sistemde parlamenter demokrasilerin bir simülasyona dönüşmesi ve yeni-faşizmin yükselişiyle tezahür eden siyasal krize, Türkiye’de egemen sınıfın “kabuk değiştirmesi” eklemleniyor. Taşra kökenli Anadolu Kaplanları’nın “laik” Marmara Baronları’nı tahtta indirmek için giriştikleri kıran kırana mücadeleden söz ediyorum. Akit yazarı Sinan Burhan’ın, sermayenin el değiştirme sürecine değgin “itiraf”ından okuyalım:

“Şöyle 20 yıl geriye doğru bir gidelim… 

Türkiye ne hâldeydi ne hâle geldi… Kendini dindar hisseden, mağdur hisseden insanımız bugün özgürlüğe ve konfora kavuştu. 

   28 Şubat sürecinde Refah Partisi kapatıldı, hükümet devrildi, başörtüsü yasaklandı, imam hatip okulları kapatıldı, devlet daireleri dindarlara kapatıldı. Dindarlar öksüz, dindarlar yetim; dindarlar Necip Fazıl’ın deyimiyle paryaydı. Ekonomik olarak Beyaz Türkler ülkeyi idare ediyordu. Boğaz’da yaşayanların ülkesiydi, bir elleri yağda bir elleri baldaydı, garip guraba umurlarında değildi. 

(…) Bu ülkede Beyaz Türklerin çocukları diplomat oldu, vali oldu, emniyet müdürü oldu, büyükelçi oldu, gazeteci oldu; Anadolu çocukları işe işçi oldu, şoför oldu, ırgat oldu… Ne zaman ki Erdoğan iktidara geldi; insanın kaderi değişti, fakir fukaranın kaderi değişti, Boğaz’daki bir avuç elite karşı doğru insanın önü açıldı. Anadolu insanı bakan oldu, milletvekili oldu, büyükelçi oldu.. Anadolu insanının cebi para gördü, Anadolu insanı tatil yapmaya başladı. Bunları kim yaptı!? Recep Tayyip Erdoğan yaptı. Başörtülü öğrenciler üniversiteye giremedi, Erdoğan önlerini açtı. Başörtülü polis var, başörtülü asker var. Bunlar hayaldi gerçek oldu.  

Nankörlük yapmayın gerçekleri görün. Daha düne kadar adam yerine konulmayan insanlar bugün Erdoğan’ı eleştiriyorlar. Erdoğan Anadolu insanının zincirlerini kırdı, Anadolu insanlarını mahkûmiyetten, esaretten kurtardı. Siz de yapabilirsiniz, ayağa kalkın dedi. Başörtülü kardeşlerimiz askeri tesislere giremezdi daha düne kadar. Cumhurbaşkanının eşi GATA’ya giremiyordu. 

Erdoğan bu engellerin hepsini kaldırdı, Türkiye’yi demokratikleştirdi, Türkiye’yi bir avuç azınlıktan kurtardı, Türkiye’yi diktatörlerden, zalimlerden kurtardı. Erdoğan’ın kıymetini bilmek lazım. 

Efendim hırsızlık yapanlar varmış, yolsuzluk yapanlar varmış! Hırsızlık yapar, yolsuzluk yapar suçlu Erdoğan! 

Ne yapacak adam günah dinlemiyorsa, hukuk dinlemiyorsa? Herkesin vebali kendi boynuna. Erdoğan her birinin vicdan bekçisi olacak değil ya!”[6] 

Çok açık, değil mi? Sinan Burhan “Tayyip Erdoğan Boğaz’dan ülkeyi idare eden (seküler/ Batıcı) elitlerin yerine Anadolu insanını (İslâmcıları) geçirdi; bununla da kalmadı, kamu görevlerini İslâmcılara açtı; yeni biçimlenen siyasal İslâmcı egemen sınıfa payanda olacak bir İslâmcı orta sınıf yarattı. (Kamu görevlerinin AKP üyeleri, cemaatler ve İmam-Hatip çıkışlılar arasında pay edildiği unutulmamalı!) Bunlar olurken bir miktar yolsuzluk, hırsızlık da olmuş, e o kadarını da idare ediverin artık,” diyor.

Şöyle söyleyeyim, 2002’den bu yana hükümet olan AKP eliyle sürdürülen bu mücadele, toplumda muhafazakârlaşma/ İslâmcılaşma yönelimli bir dönüşümü gerçekleştirme uğraşıyla atbaşı gidiyor. Toplum, İslâm referanslı bir iktidar eliyle, Batıya dönük seküler bir yönelimden, Ortadoğu’ya dönük İslâmi bir yönelime geçişi hedefleyen bir “toplum mühendisliği”ne zorlanıyor.

Bu “toplum mühendisliği”nin kadınlar açısından ağır bir bedeli var. “İslâmcılaşma” esas olarak kadınların bedenleri ve yaşamları üzerinden yürütülüyor. Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi, boşanmanın güçleştirilmesi, nafakanın sınırlandırılması hedefli tartışmalar, kürtajın fiilen olanaksızlaştırılması, toplum üzerindeki “ahlak cenderesi” daraltılırken kadınların giysilerini, kamusal alanda boy göstermelerini, özel yaşamlarını hedef alan bir “namus bekçiliği”nin devreye sokulması, özgürlük peşindeki, mücadeleci kadınlara karşı “misogyn” (=kadın düşmanı) bir nefret dilinin kışkırtılması… bu bedele içkin…

Ekolojik kriz: Ve nihayet, günümüz kapitalizminin, yeryüzü kaynaklarını büyük bir hızla ve geri dönüşsüz biçimde tüketmesi, mevcut kriz dinamiklerine ciddi bir ekolojik boyutun da eklenmesine yol açtı. Tarımda, örneğin, iklim değişikliğinden kaynaklanan büyük verim kaybı yaşanıyor. 2021 yılı için yalnızca buğday rekoltesinde % 50’ye varan bir düşüşten söz ediliyor. Bu, bir yönüyle kırsal çöküş,  diğer yönüyle ise açlık anlamına gelmekte… BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO)’nün 2023 tarihli raporuna göre dünya nüfusunun üçte bire yakını, iklim değişikliği, çatışmalar ve salgın hastalıklar yüzünden gıda erişiminden mahrum kaldı. 691 ila 783 milyon insanın açlıkla karşı karşıya… FAO, gıda krizine bağlı olarak, her gün 1,6 milyon kişinin güvenli olmayan gıdalar sonucu hastalandığını ifade ediyor. Aynı rapora göre, 3,1 milyardan fazla insan da yeterli beslenememekte[7]…

Ülkemizde 2 milyona yakın kadının tarımda çalıştığı düşünüldüğünde, kırsal çöküşün; beslenmenin geleneksel olarak bir kadın işi olduğu düşünüldüğündeyse, açlık tehlikesinin doğrudan birer kadın sorunu olduğu, görülecektir. Kadınlar, kırsalın çöküşünün de, açlık tehdidinin de, ekolojik felaketlerin yol açtığı göçlerin de birinci elden mağdurlarıdır.

Gelelim savaşa…

Savaşın öncelikle ve en çok kadınları vurduğu konusunda çok yazıldı çizildi. Savaş kadınları kocasız, oğulsuz, evlatsız, evsiz, yersiz yurtsuz bırakır. Eğer evine barkına isabet eden bir bombayla yok olmamışsa, enkazın altından doğrulmaya çabalar, umarsızca… Yaşamını dilenerek, çöplerden yiyecek arayarak, gelebilecek yardımlar için saatlerce, günlerce kuyruklarda bekleyerek, göç yollarına dökülüp sığınmacı kamplarının sefaletini iliklerinde hissederek, hasta, aç bebeğine derman olamamanın umarsızlığında kahrolarak öder savaşın bedelini… Ve tabii tecavüze uğrayarak.

Savaşın tarihi, bir bakıma toplu tecavüzlerin de tarihidir… Kadınlar bunu bilirler… Bu nedenledir ki mağlup kadınlar galip erkekler karşısında topluca intiharı seçmiştir çoğu kez…

Örneğin Persli Harpagos’un işgal ettiği Xantos’da yenik düşen Likyalıların bir kaleye toplayıp ateşe verdiği kadınlar ve çocuklar… (İ.Ö. 6. Yüzyıl)

Örneğin Romalıların yendikleri Töton kralı Teutobod’dan savaş ganimeti olarak 300 evli kadın istemesi üzerine önce kendi çocuklarını öldürüp ardından birbirlerini boğan Töton kadınları… (İ.Ö. 2. yüzyıl)

Örneğin Hindistan’ın Rajput Krallığı’nda Chittor Kraliçesi Rani Padmini’nin yenilgiye uğradığında 700 kadar kadınla birlikte bir şenlik ateşi yakıp ateşe yürümesi, yani jauhar… (14. yüzyıl)

Örneğin, Yunanistan/  Epirus’da Osmanlı Ali Paşa ile giriştikleri Saoli savaşında yenilen yerel Yunan ve Arnavutların kadınlarının, çocuklarıyla beraber sığındıkları Zalongo tepelerinde şarkılar söyleyip dans ederek kendilerini aşağıya bırakmaları, ya da Zalongo dansı… (1803)

Örneğin Dersim Tertelesi’nde, askerlerin eline geçmemek için kendilerini Munzur’a bırakan kadınlar… (1938)

Diyorum ya, kadınlar savaşta yenilmenin kendileri için ne anlama geldiğini bilirler… Üstelik bu “anlam” bize tarih kadar uzak değil.

Êzîdî, Şabak, Türkmen, Hıristiyan kadınları cariye pazarlarında satışa çıkartan IŞİD, hemen yanı başımızda duruyor… Bosnalı kadınlar için “tecavüz kampları” kuran, tutsak kadınların Sırp askerlerden gebe kalması gibi bir “nüfus mühendisliği” uygulayan Sırbistan (1992-1995 Bosna Savaşı), HIV positif Hutu askerlerin Tutsi kadınları üzerine salındığı Ruanda, Boko Haram’ın militanlarının cinsel ihtiyaçları için yüzlerce kadını kaçırdığı Nijerya da öyle…

İran’da kendilerini “özgürleştirmeye” gelen emperyalist ABD ve Siyonist İsrail’in bombardımanı altındaki kadınları da farklı bir yazgı beklemiyor.

Hava saldırılarının başladığı gün Minab’daki kız ilkokulunun hedef alınması ve çoğu kız çocuğu, 165 kişinin yaşamını yitirmesi, ABD’nin İranlı kadınlara vaad ettiği “özgürlük”ün ne menem bir şey olduğunu ilk günden ortaya koymuştu. Sivil hedeflerin bombalanması ve ekranlara yansıyan yıkım görüntüleri, sivil ölümlere dair haberler, kentlerin enerji hatlarında meydana gelen hasarlar, en büyük yükün yoksulların, emekçi kadınların omzuna bineceği büyük zorluklara işaret ediyor.

Ama dahası var. Biliyorsunuz, İran’da son on yıldır işçi sınıfı ve kadınların isyanı büyüyor. Mollarşi rejiminin önünü açtığı hantal, teokratik devlet kapitalizmine zerk edilen neoliberalizm aşısı, yolsuzluklar ve kayırmacılıkla birleştiğinde, mollalar, aileleri, devrim muhafızlarının yönetim kademeleri, iktidara yakın duran simsarlar, müteahhitler vb.den oluşan bir “burjuvazi”nin önünü açarken, ülkedeki gelir dağılımı Şah dönemini aratmayacak bir eşitsizlikten duçar olmuştu. Öyle ki, İran’da sermayenin yüzde 80’den fazlası İran Devrim Muhafızları ya da sözleşmelilerinin denetimi altındadır. Petrol, gaz ya da petrokimya ürünlerinin satışı üzerinde hemen hiçbir denetim yoktur. Bu ise, iktidar içerisinde büyük yolsuzluklara ve bir “korsan burjuvazi”nin meydana çıkmasına yol açarken, yeterli yiyecek bulamayan büyük çoğunluğun öfkesini körüklüyordu.

Nitekim 2017’den itibaren ülke devasa boyutlu emekçi gösterilerine sahne olacaktı. Emekçilerin ekmek direnişlerine kadınların özgürlük talepleri, öğrencilerin eğitim sistemi, Kürtlerin, Arapların ayırımcılığa karşı protestoları da eklenince Aralık 2017-Ocak 2018’de protestolar bir halk ayaklanmasına evrildi. Yumurta fiyatlarındaki büyük artışın tetiklediği ayaklanma kısa sürede 50 kente yayıldı, Farsî, Kürt, Azeri, Beluci, Arap, Şiî, Sünnî, sözün özü tüm etnik ve dinsel grupları kapsadı. Bu ayaklanmada İranlılar ilk defa Molla rejiminin şu ya da bu fraksiyonunu (muhafazakârlar ve/ veya liberaller) değil, rejimin bütününü karşılarına almıştı. Protestoların tonu çok daha sert, talepler çok daha radikaldi: Sloganlar doğrudan Velayet-i fakihi (fıkıh, yani din hukuku âlimleri ya da fakihin vesayet ve yönetim yetkisi ) hedef alıyor, meydanlarda Ayetullah Humeyni ve Hameney’in portreleri yakılıyordu.

2018 ayaklanması rejim güçlerince bastırıldı bastırılmasına ama, Kasım 2019’da İranlı emekçiler yakıt fiyatlarındaki yüzde 300’lük artışı protesto için yine sokaklara döküldü. 15 Kasım günü ülkenin hemen tüm kentlerinin işçi sınıfı mahallelerinden ve kırsal kesimden 200 binin üzerinde gösterici dört gün boyunca sokakları tuttu. Protestocular arasında işsiz ve üniversiteli gençlik ve de kadınlar çoğunluktaydı. Rejimin tepkisi sertleştikçe protestoların da şiddeti artacaktı. Göstericiler yollara barikatlar kurdular, karakolları, bankaları, bazı kamu binalarını ve kimi dini okulları ateşe verdiler; alevler Ayetullah Hameney’in afişleriyle besleniyordu. Bazı kentlerde mahalleler protestocuların kontrolüne geçmişti

İran’da işçi sınıfı protestoları, yoksul halk ayaklanmaları öne çıktıkça, bir başka deyişle, çatışmalar sınıfları ( kapitalist sınıf/ emekçiler) karşı karşıya getirdikçe, kadınların da devrimci kalkışmada ön saflara geçtiğine tanık oluyoruz. Ekmek istiyorlardı… Gül de…

Mollarşi ise, gösteri(ci)lere hıncını kadınlardan çıkartıyor gibiydi; “hicap” kurallarına aykırı giyinen kadınlar gözaltına alınıp hırpalanıyor, hapishanelere kapatılıyordu.

22 yaşındaki İranlı Kürt kadın, Mahse Amini’nin 13 Eylül 2022’de Tahran’da ahlâk polisi tarafından gözaltına alınıp öldürülmesi, bu ortamda oldu. Kadınların öfkesi patladı: rejim güçlerinin vahşetine karşın, “Jin, Jiyan, Azadi” ayaklanması aylar sürdü, gencecik kadınlar gözaltına alınabileceklerini, işkenceye, tecavüze uğrayabileceklerini, hatta öldürülebileceklerini bile bile aylar boyu meydanlara akıp rejim değişikliği taleplerini haykırmaktan geri durmadılar… İşçi sınıfının ve kadınların mücadelesi buluşmuştu…

Bugün ABD-İsrail müdahalesi, bu mücadelenin bastırılmasına, daha doğru bir deyişle belirsiz bir geleceğe ertelenmesine yol açacak. Bombalar yağmaya başladığından beri sokaklarda ekmek ya da özgürlük talepleri yankılanmıyor. Bunun yerini dinsel milliyetçilik dozajı yüksek, rejim yanlısı gösteriler aldı. Rejim ABD ve İsrail saldırganlığına karşı savaşırken, içerideki kendine yönelik her türlü muhalefeti “ABD/  Siyonist ajanı” olarak görme ve göstermekten geri durmuyor. Oysa İranlı emekçiler, sosyalistler, devrimciler, komünistler, ezilen uluslar ve özgürlük mücadelesindeki kadınlar, ABD ya da İsrail’den himmet beklemediklerini, özgürlüğün dış emperyalist/  Siyonist saldırganlığın özgürlük değil, köleleşme ve yeni boyunduruklar getireceğini bildiklerini defalarca dile getirdiler. Yani savaş, mollarşiye iç konsolidasyon olanağını verecekti…

İranlı kadınlar, bugüne dek ellerinden geleni yaptılar. Şimdi sıra ABD’li, İsrailli, ABD’nin yancısı Avrupalı ülkelerin halklarında; özellikle de kadınlarında.

Tıpkı Vietnam savaşı sırasında her yaştan, her toplumsal kesimden yüz binlerce Amerikalı kadının, oğullarını, eşlerini, sevgililerini geri alabilmek için sokaklara dökülmesi, vergi boykotu çağrıları yapması, Anneler Günü’nde Kongre üyelerine barış görüşmeleri konusunda baskı yapan kartlar göndermesi, asker kaçaklarına destek vermesi, bir günlük kadın grevleri örgütlemesi, oturma eylemleri, sokak dershaneleri örgütlemeleri… vs. yoluyla direnmelerinde olduğu gibi[8]…

Savaşı, ondan devasa bir silah fuarı, yeni ihaleler için şirketlerin ağızları sulanarak kuyrukta beklediği bir yıkım karnavalı, yeni su, enerji, nadir element kaynaklarına, stratejik konumlara, nüfuz alanlarına erişim fırsatları, savaş mültecilerinden imalata köle, kadın, çocuk ve organ tacirlerine sermaye devşiren kapitalizm bitiremez. O, en iyi ihtimâlle ellerin her an tetikte durduğu, dünyayı her an kana, gözyaşına bulayabilecek, silahlanmaya her yıl milyarlar ayrıldığı bir “soğuk barış” hâlini sürdürür.

Savaşı bitirebilecek tek güç, ondan en çok zarar gören kesimlerin, emekçilerin toplu direnişi, enternasyonalist dayanışmasıdır. Emekçi sınıflar, emperyalistler arası tepişmeyi, “ezilen çimenlerin”, emperyalist saldırganlığı “dünyanın efendileri”ne karşı sınır tanımayan bir “sınıf savaşı”na dönüştürebildikleri ölçüde savaşın kaynağını kurutabilecek, emeği ve yaşamı bu çığırından çıkmış sistemin pençelerinden kurtarmanın yolunu açmış olacaklardır.

Tarihin emekçilerin sömürüsüz bir dünya, kadınların tahakkümden arınmış bir yaşam, ezilen ulusların özgürlük mücadelelerinin kesişerek rezonansa girebileceği ender ve çok değerli momentlerinden birinde yaşıyoruz. Hayat önümüze büyük felaketleri, ama aynı zamanda müthiş olanakları serdi…

“Kıyamet” metaforuyla başlamıştık söze. Biliyorsunuz, “kıyamet” kavramı, “ayağa kalkma” anlamındaki “kıyam” sözcüğünden türetilmiştir. “Ayağa kalkma”, ayaklanma, hatta “ayakların baş olması”; gereksinimiz tam da bu… Karnını patatesle, ekmekle, çöplerden sebze toplayarak doyuranların, tuvalet izni verilmediği için tezgâhta altına bez bağlayarak çalışmak zorunda kalanların, savaş bölgesinden kaçırılarak bedeni zenginler sofrasına meze olarak sunulanların, bir nebze insanca yaşam umuduyla şişme botlarla denizleri aşmaya çabalarken boğulmuş cesedi plajlara vuranların; beş yaşına varmadan bir aşıyla önlenebilecek hastalıklardan yaşamını yitirenlerin, sırtlarında taşıdıkları 50 kiloluk çimento torbalarıyla inşa ettikleri saraylarda yaşayanların bir emriyle cepheye sürülenlerin… “Ağır ellerini toprağa basıp doğrulma” zamanı gelmiştir. Ve emin olun, Venezuela’dan İran’a, Anadolu’dan Sudan’a bu mücadelede kadınların rolü ve payı çok büyük. Kazanacağımız dünya ise, emin olun ödemek zorunda kaldığımız bedellere değecek…

31 Mart 2026 14:08:45, Muğla.

Doç. Dr. Sibel Özbudun

Akademisyen, antropolog, yazar, çevirmen, aktivist. 1956 yılında İstanbul’da doğdu. Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’nden mezun olduktan sonra Fransa’ya giderek, üç yıl süresince Fransa’da dil ve Paris VII ve Paris Üniversitelerinde sosyoloji öğrenimi gördü. Türkiye’ye döndükten sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Antropoloji Bölümü’ne girdi. Mezun oldu. Uzun süre yayıncılık (Havass ve Süreç Yayınları) ve çevirmenlik yapan Özbudun; 1993 yılında, Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü’nde yüksek lisans eğitimi görmeye başladı. 1995 yılında aynı bölümde araştırma görevlisi oldu. Doktorasını da aynı üniversitede verdi. İngilizce, Fransızca ve İspanyolca bilen Özbudun’un çok sayıda çeviri ve telif eseri bulunmaktadır. Telif eserlerinin çoğu Temel demirer ve diğer yazarlarla birlikte kaleme aldığı kolektif çalışmalardır.

N O T L A R

[1] 18 Nisan 2026 tarihinde İstanbul’da Sosyalist Kadın Hareketi (SKH) ile söyleşi.

[2] Nâzım Hikmet

[3] Emine Özcan, “Kriz Kadınları Sadaka Ekonomisiyle Mağdur Ediyor”, BİA Haber Merkezi, 8 Ekim 2008

[4] Belirtmeden geçmeyeyim, TÜİK’in açıkladığı, “dar tanımlı” işsizlik oranları… Bir başka deyişle TÜİK, iş bulmaktan umudunu keserek iş aramayı bırakmış olanları, ya da geçici, eksik zamanlı çalışanları, mevsimlik işçileri vb. “işsiz” saymıyor. Bunlar da katıldığında, geniş tanımlı işsiz oranının % 24.7’yi bulduğunu görüyoruz. Bu oran erkeklerde % 19.7’de seyrederken, kadınlarda yüzde 33.2’ye çıkıyor. (“Gerçek TÜİK rakamlarının üç katı: Bir ayda bir milyon kişi işsiz kaldı”, Birgün, https://www.birgun.net/haber/gercek-tuik-rakamlarinin-uc-kati-bir-ayda-1-milyon-kisi-issiz-kaldi-506138)

[5] Unutmayalım, bu ülkede 33 milyon küsur 15 yaş üstü kadının 14.7 milyonu, yani yarıya yakını “ev kadını” (işsizlik istatistiklerinde adı olmayan) “ev kadını”dır.

[6] Sinan Burhan, “Erdoğan Daha Ne Yapsın Nankörler!”, Yeni Akit, 11 Şubat 2024. https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/sinan-burhan/erdogan-daha-ne-yapsin-nankorler-44523.html

[7] Aslı Atakan, “Büyük Gıda Krizi Kapıda: İklim Değişikliği ve Savaşlar Milyonlarca Kişiyi Aç Bırakacak”, İklim Haber, 14 Ağustos 2023, https://www.iklimhaber.org/buyuk-gida-krizi-kapida-iklim-degisikligi-ve-savaslar-milyonlarca-kisiyi-ac-birakacak/.

[8] Bkz. Jerri Mauldin, “The Vietnam War Peace Movement and the Role Women Played: Personally and Politically”, 2002, hdl.handle.net/10822/1051355.

İlgili İçerikler

Zekeriya Simsek
Asya

Çin’in Yükselişi: Tarih, Ekonomi, Jeopolitik Güç ve Gelecek Stratejisi

Zekeriya Şimşek

Çin Halk Cumhuriyeti, binlerce yıllık köklü medeniyeti, hızla büyüyen ekonomisi ve giderek artan jeopolitik etkisiyle 21. yüzyılın en kritik aktörlerinden...

Zekeriya Simsek
Orta Doğu

İran Dünyanın Neresindedir?

Zekeriya Şimşek

İran, iki bin beş yüz yılı aşkın bir uygarlık. Dayanıklı ve dayanışmacı bir halka ev sahibi topraklar: “Vatanım, seni yeniden...

albay douglas macgregor

İran Savaşının En Kötü Aşaması Hâlâ Önümüzde Olabilir

Dr. Jan Campbell

Iran – ABD Savası: Pandora’nın Kutusunda Ne Olduğunu Bilmiyorum

sibel özbudun &temel demirer

Emperyalizm Karşısında “Yeşil Timsah” Biziz, Çünkü Küba Bizimdir!

kanada ekonomisi

Kanada Ekonomisi ABD’ye Ne Kadar Bağımlı? Section 232 Tarifeleri, Mark Carney’nin Çin Hamlesi ve Küresel Ticarette Yeni Denge Arayışı

Sibel_özbudun

Beşikçi Bizleri “Vasat”ın Dışına Çağırıyor…

Dr. Jan Campbell

(Sözde) Kutsal Üçlü

Son Makaleler

opinion international
Opinion Internatıonal

Crisis(es), War(s), Rebellion and Women

Doç. Dr. Sibel Özbudun

A striking analysis of the signs of the apocalypse, the possibility of a third world war, the global crisis, and...

Sibel_özbudun

Kriz(ler), Savaş(lar), İsyan ve Kadın(lar)[1]

psikoloji ve psikyatri

Helikopter Ebeveynlik: Çocuk Gelişimine Etkileri

cisel aktimur

Selahattin Demirtaş: Bir Siyasal İhtimalin Tutukluluğu

KATEGORİLER

  • Dünya
  • Ekonomi
  • Politika
  • Kültür & Sanat
  • Opinion Internatıonal
  • Podcast
  • Gorüş TV
  • Diğer

SAYFALAR

  • Ansayfa
  • Gizlilik Politikası
  • Görüş Hakkında
  • Görüş’te Yazmak | Become an Opinionmaker
  • Künye
  • Yayın ilkelerimiz
  • İletişim | info@gorus21.com

BİZİ TAKİP EDİN

gorus-stickyl-ogo-dark

HAKKIMIZDA

21. yüzyılın disiplinlerarası, uluslararası, farklı görüşlerin yer aldığı yayın organı

© 2025 Görüş Tüm Hakları Saklıdır.

Hoş Geldiniz!

Hesabınıza aşağıdan giriş yapın

Şifrenizi mi unuttunuz? Kayıt Ol

Yeni Hesap Oluşturun!

Kayıt olmak için aşağıdaki formları doldurun

Tüm alanlar zorunludur. Giriş Yap

Retrieve your password

Şifrenizi sıfırlamak için lütfen kullanıcı adınızı veya e-posta adresinizi girin.

Giriş Yap
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Politika
  • Kültür & Sanat
  • Opinion Internatıonal
  • Gorüş TV
  • Görüş Podcast
  • Diğer
  • Giriş Yap
  • Kayıt Ol

© 2024 Görüş Tüm Hakları Saklıdır.

Bu web sitesinde çerezler kullanılmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek çerezlerin kullanılmasına izin vermiş olursunuz.