
“İdealist iflah olmaz. Cennetinden kovulsa bile, cehenneminden bir ideal yaratır.”[1]
Ne güzel anlatmıştı 1961 yazında Nâzım Hikmet Küba’nın uçaktan görünüşünü: “Uyudum/ Uyandım/ Tanımadığım yıldızlarla dolu ortalık/ Hızla da ağarıyor yıldızlar// Güneş doğdu/ Aşağıda derinlikler koyu lacivertten açık yeşile/ Mercan adaları korkunç yılanlar gibi büklüm büklüm uzanıyor camgöbeği/ aydınlığın üstünde/ Küba kıyıları koylarıyla göründü/ koylar gümüş leğenler gibi yan yana dizili/ Küba koylarının suları rahattır ve bütün denizlerde yüzen bütün gemileri/ aynı gün aynı gece barındırabilir/ biliyorum bir cennet yemişidir Küba adası Meksika körfezinin sepetinde.”
O coğrafyada Latin coşkusunun cüretiyle sosyalizm birleşirse ne mi olur?[2]
Dwight Eisenhower, John F. Kennedy, Lyndon B. Johnson, Richard Nixon, Gerald Ford, Jimmy Carter, Ronald Reagan, George H. Bush, Bill Clinton, George W. Bush, Barack Obama, Joseph Biden, Donald Trump 1 ile 2’nin diz çöktüremediği Küba olurdu elbette, öyle de oldu…
İlk gençliğimizden beri emperyalist-kapitalist cinnet dünyasında, hep böyle düşündük, duyduk, durduk ve elbette haklıydık.
Kolay mı? Yıllar önce Roma’da “Kapitalist olmak istemiyoruz” demişti Fidel Castro kendisiyle yapılan görüşmede ve eklemişti: “Küba’da biz kapitalizme geri dönmeyeceğiz!”[3]
Bu tutkulu, vazgeçmeyen bir duruştu. Çok sonraları, bugün Trump’ların vahşet kesitinde de öyle.
“Bugün” dedik…
Yaşar Kemal’in ifadesiyle, “Fillerin çağıydı bu çağ. Yeryüzünü baskıları altına alacaklar, tekmil yeryüzünü, karınca, kuş, ağaç, börtü böcek, çiçek, insan sömüreceklerdi. Bunun için de önce beyinleri, duyguları, toprağı, suyu, bedenleri yozlaştıracaklardı.”[4]
Heiner Müller’in, “Aslında çağımız trajediler çağı. Ama bu trajedileri yazan çıkmadığı için dönüp dönüp eski trajedileri günümüze taşıma gereksinimini duyuyoruz,” dediği!
Veya Eduardo Galeano’nun, “Kendini medeni ve demokratik olarak tanımlayan, ancak yoksulluk sorunlarını çözemeyince yoksullara savaş açmaya karar veren ne garip bir dünya bu!” vurgusundakiydi!
Ya da Yıldız Kenter’in, “Rezil bir çağa denk geldik! Ayıp sessizleşti, vicdan yoruldu, insan kalmak direnç oldu,” ifadesiyle müsemma olan!
Sonra Thomas Bernhard’ın, “Bugünkü her şey hainlik ve kötülük dolu, yalan ve ihanet… Bu kadar utanmaz ve düzenbaz olmamıştı insanlık hiçbir zaman.” “Dostoyevski’nin korkunç cehennemi bizim bugün içinde bulunduğumuzun yanında masum kalır,”[5] çığlığındaki “realite”ydi!
Bugün bunlar böyleyken Mina Urgan’ın, “İnsan, ölümü bile göze alarak, her çeşit zorbalığa karşı vicdanının özgürlüğünü korumak zorundadır,” sözünü hatırlattı hepimize Küba.
Evet, Karl Marx’ın V. İ. Lenin’in paltosu altından çıkan biz hepimiz, insan(lık)ın gençliği ve umutları babında Küba’ya çok şey borçluyuz.
Yerkürede ‘68’in silinmez izler bıraktığı şeylerdi Küba ile Vietnam. Her iki olay da “imkânsız” denileni başaranların, emperyalizme boyun eğdirenlerin hikâyesiydi; Nâzım Hikmet’in aktardığı üzere:
“Hikâye insanoğlu üstüne insanoğlunun gençliği umutları üstüne/ hikâyeyi benden güzel anlattılar anlatacaklar/ hikâyeyi dost düşman işitmeyen kalmadı/ Batista kulluğundaydı Şahmeranın/ şeker kamışı milyonerlerinin yankisinin de yerlisinin de ve/ tütün ve kahve milyonerlerinin yankisinin de yerlisinin de ve/ tanklı uçaklı elli binlik bir ordunun ve de yiğitleri hadım ettikten ve de gözlerini oyduktan sonra döve döve öldüren kışlaların ve önlerinde sırtüstü cesetler çürüyen karakol kapılarının ve her gece karakol duvarlarını yırtıp dışarı fırlayarak sıcak karanlıklarda kanlı kuşlar gibi çırpınan çığlıkların// ve yankilere son on yılda bir milyar dolardan çok kâr getiren Küba’da Birleşik Amerika Devletleri elçisinin Birleşik Amerika Devletleri kara hava ve deniz kuvvetinin Birleşik Amerika Devletleri dolarının yıllardır kulluğundaydı/ 956’nın Kasım’ında Fidel de içlerinde 82 kişi Granma gemisinden denize indi/ 956’nın Kasım’ında Küba kıyılarına sokulan Granma gemisinden denize inip yarı bellerine kadar suya gömülü ve silahlarını başlarının üstünde tutarak ve ansızın ve bir anda açılan top ve mitralyöz ateşi altında karaya çıkıp ve karanlıkları polis köpekleri gibi koklayan araştıran ışıldaklardan sakınarak ve sarıldınız teslim olun seslerini ve iri kurbağaları çiğneyip bataklıklara ve şeker kamışı tarlalarına dalarak ve palmiyelerle hindistancevizi ağaçlarının ardı sıra tepeleri tırmananlar Sierra dağında buluştu./ Fidel de içlerinde 82’nin 12’si sağ kalmıştı/ Fidel de içlerinde 12 kişiydiler 56’nın Kasım’ında/ Fidel de içlerinde 150 kişiydiler Aralığında 56’nın/ Fidel de içlerinde 500 kişiydiler Şubat’ında 57’nin/ Fidel de içlerinde 1000 oldular 5000 oldular Fidel de içlerinde Fidel de içlerinde bir milyon yüz milyon bütün bir insanlık oldular yıktılar Batista’yı 959’un Ocağında ve 50 binlik orduyu ve şeker kamışı milyonerlerini yerlisini de yankisini de”
Bu tarihe atılmış bir çentikti. Asla unutulması mümkün olmayan türden…
ABD emperyalistlerinin öfkesi tam da bundandır.
Küba Devlet Başkanı Miguel Diaz-Canel’in, “ABD’nin tarihten de çok iyi bildiğimiz Küba’ya dönük ikiyüzlülük ve çifte standartları. Ülkemize nasıl müdahale ettiler, 1902’de adamızı nasıl ele geçirdiler, sözde cumhuriyet evresinde adamızda nasıl hâkimiyet sağladılar ve tüm bunlar Küba Devrimi’nin zaferiyle nasıl yok oldu? Bize, başka herhangi bir ülkeye ve baş düşman olarak gördükleri unsurlara bile hiç bir zaman uygulamadıkları abluka ve yaptırımları uyguluyorlar,”[6] diye betimlediği tabloda Küba ABD’nin burnunun dibinde, Florida sahillerine sadece 180 km uzaklıkta bir adadadır.
Küba insan(lık) için, gerçekten Thomas More’un kaleme aldığı bir “Utopia”dır: Moncada Kışlası, Granma, Sierra Maestra, Domuzlar Körfezi vd’leri devrimin zaferi olarak kazınmıştır devrimcilerin zihnine.
Hatırlansın: 16 Nisan 1961’de CIA destekli Domuzlar Körfezi harekâtında yaşamını kaybeden Kübalılar için Havana’daki törende ilk kez devrimin sosyalist karakterini ilan etmişti Fidel Castro, “Bu, sıradan insanların sıradan insanlar için yaptığı ve uğruna hayatlarımızı vereceğimiz sosyalist ve demokratik bir devrimdir. Bu nedenle bizi asla affetmeyecekler. ABD’nin burnunun dibindeyiz ve sosyalist bir devrim yaptık,”[7]
Evet Küba Cumhuriyeti, 1 Ocak 1959’dan beri Fidel ve yoldaşlarının yönetimi devralması ile, Anayasa’sının 1. Maddesinde yazdığı üzere, “Emek, onur ve hümanizm temelinde, yurttaşlarının özgürlük tutkusu, hak, adalet, eşitlik ve dayanışma ahlâkıyla, halkının bireysel ve kolektif refahı ve mutluluğunu amaçlayan, herkesin katılımı ile ve herkesin iyiliği için örgütlenmiş, üniter ve bölünmez bir cumhuriyet olarak, sosyal adalet ve hukukun hüküm sürdüğü demokratik, bağımsız ve egemen bir sosyalist devlettir.”
Belirtmeden geçmek ol(a)maz. Komutan Raúl Castro’nun dikkat çektiği gibi, Devrim 1 Ocak 1959’da zafer kazandığında Küba’nın durumu berbattı. Latin Amerika ve dünyadaki en yoksul ülkeler arasındaydı. Ve Batista diktatörlüğünün bıraktığı “miras” tam da şuydu:[8]
| TARIM ARAZİSİ | Küçük çiftçilerin yüzde 85’i icar bedeli öder ve ektikleri arazilerinden sürekli kovulma tehdidi altında yaşarlardı. |
| ÇALIŞMA YAŞAMI | 1953’te çalışma çağındaki nüfusun sadece yüzde 51.5’inin işi vardı. 3 yıl sonra durum daha kötüydü. |
| BARINMA VE KONUT | Kırsalda evlerin yüzde 85’inde su ve yüzde 90’ında elektrik yoktu. |
| SAĞLIK HİZMETLERİ | Ülkedeki doktorların yüzde 65’ı başkentteydi ve nüfusun sadece yüzde 22’sine hizmet veriyordu. 1959’da 2.026 eğitimli hemşire vardı. Dünyaya canlı gelen her 1000 bebekten 60’ı ölüyordu. Hastane yataklarının yüzde 62’si Başkent Havana’da idi. Ortalama yaşam süresi 58 yıldı. Kırsal nüfusun sadece yüzde 8’inin ücretsiz tıbbi bakıma erişimi vardı. Devlet hastanelerine erişim, ancak karşılığında hastanın ve tüm ailesinin oylarını talep eden siyasi bir figürün tavsiyesi üzerine mümkündü. |
| EĞİTİM | Altı ile 14 yaş arasındaki çocukların yüzde 45’ı okula gitmiyordu. Devlet okullarına kaydolan her 100 çocuktan sadece altısı altıncı sınıfa ulaşıyordu. 500 bin çocuğun okulu yoktu. On yaş üzerindeki nüfusun yüzde 23.6’si okuma yazma bilmiyordu ve 1.000.000’dan fazlası okuyup yazamıyordu. Orta ve yüksek öğretim sadece bir azınlık için vardı. On binlerce çocuk evlerindeki açlığı hafifletmek için çalışmak zorundaydı. Orta öğretim, okul çağındaki nüfusun yalnızca yarısına sunuluyordu. |
Devrim bu tabloya son vermişti.
BİRAZ TARİH
Fidel Castro Ruz’un, “Yurdumuzun tarihi uzak geçmişlere dayanmaz, ama yiğitlik dolu devrim savaşımlarıyla zengin bir tarihtir bu,” notunu düştüğü güzergâhta Küba Devrimi şöyle gelişti:
26 Temmuz 1953: Yaklaşık 100 kişilik bir gerilla grubu Moncada Kışlası’na saldırdı. Çoğu hayatını kaybetti. Fidel Castro ve Raúl Castro’nun da içlerinde olduğu sağ kalanlar yakalandı. Fidel 15 yıl ceza aldı.
1955: Batista, yurtiçi ve yurtdışından gelen baskılar üzerine, tüm siyasi mahkûmları serbest bıraktı. Castro kardeşler Meksika’ya sürgün edildi. Orada Che Guevara ile tanıştılar. Meksika’da, İspanya İç Savaşı’na katılmış olan eski askeri lider, devrimci Alberto Bayo tarafından eğitildiler. “26 Temmuz Hareketi” burada kuruldu.
Kasım 1956: Meksika’da eğitim gören 82 kişi Küba’ya gitmek üzere, Fidel Castro önderliğinde Granma yatına bindiler.
Devrimin simgesi olan Granma, İngilizce “büyükanne”nin yanlış bir imla ile yazılmış hâliydi. 1943’te üretilen 18 metrelik teknenin maksimum yolcu kapasitesi 12 olarak belirlenmişti.
1956’da Meksikalı bir silah tüccarı olan Antonio del Conde tarafından 15 bin dolar karşılığında satın alındı. Bu “döküntü” durumdaki tekneyi alan Fidel Castro ve arkadaşlarıydı.
Granma, Küba’yı parsel parsel ABD’ye satan diktatör Fulgencio Batista’yı devirecek devrimin “amiral gemisi”ne dönüşecekti.
Fidel Castro ve Che Guevara ile birlikte 82 kişi taşıyordu Granma, 25 Kasım’da Meksika’nın Tuxpan kentindeki limandan ayrılırken.
Balık istifi demek bile hafif kalacaktır teknedeki yolcuların durumunu tarif etmek için. Maksimum 12, abartılırsa 20 kişinin sığabileceği teknede 82 devrimci vardır. Tek yükü devrimciler değildir elbette, silahları da sığdırmak gerekmekteydi.
Peki yakıt? 1200 galon yakıt kapasitesi vardır teknenin. Oysa Küba’da çıkarma yapılacak noktaya ulaşmak için 2 bin galon yakıt gerekiyordu. Gerekli ekstra yakıt da teknenin güvertesine varillerle sığdırılacaktı…
Adamlar sığdı, yakıt sığdı, silahlar sığdı… İş orada bitmiyor tabii. Ne yiyecek bu 82 adam?! İşte 3 bin portakal burada devreye giriyordu. Meksika’dan Küba’ya 5 gün sürmesi planlanan ama 7 gün süren zorlu, yıpratıcı, tüketici yolculukta kısıtlı yiyeceğin büyük bölümünü 3 bin portakal oluşturmuştu.
Aralık 1956: Nihayet Granma’nın yolculuğu hedeflenen noktadan uzakta, Los Colarados sahilinde tamamlanır. Fark edilmiştir tekne ve saldırıya uğrayınca planlar değişmek zorunda kalmıştır.
82 devrimciden yalnızca 12 kişi sağ ulaşır Sierra Maestra Dağları’na…
Aç, yorgun, arkadaşları katledilmiş, alçak rehberleri tarafından satılmış, kırılmış ama yenilmemiş 12 kişi. Yaralı vaziyetteki Che, Castro kardeşler, Camilo Cienfuegos, Juan Almeida, Efigenio Amejeiras, Ciro Redondo, Julio Díaz, Calixto García, Luis Crespo, Jose Ponce ve Universo Sanchez…
O günü yaşayanlar dağlara ulaştıklarında bu bir avuç kahramana Castro’nun şöyle seslendiğini aktaracaktır: “Bu savaşı kazanacağız! Kavgamız henüz başlıyor…”[9]
1957-Haziran 1958: Dağlarda Batista garnizonlarına küçük çaplı saldırılar. Kentlerde Batista’nın misilleme olarak uyguladığı baskı.
Temmuz 1958: Küba ordusunun Verano operasyonu. Castro kuvvetlerinin direnişi.
1 Ağustos 1958: Geçici ateşkes görüşmeleri.
Ağustos 1958: Castro güçleri karşı saldırıya geçer.
Kasım 1958: Che Guevera, Camilo Cienfuegos ve Jaime Vega komutasındaki üç kol Santa Clara’ya doğru ilerledi. Jaime Vega kolu yok edildi.
30 Aralık 1958: Camilo Cienfuegos, Yaguajay’ı aldı.
31 Aralık 1958: Cienfuegos ve Guevara’nın kuvvetleri Santa Clara’ya girdi.
1 Ocak 1959: Bu haberleri alan Batista uçakla Dominik Cumhuriyeti’ne kaçtı. 1953’te Moncada Kışlası baskınıyla başlayan Küba Devrimi ABD yanlısı diktatör Fulgenico Batista’nın kaçışıyla amacına ulaşır.
l-2 Ocak 1959: Fidel Castro komutasındaki güçler 2 Ocak’ta Santiago de Cuba’yı aldılar, aynı gün aynı saatlerde Che Guevara ve Camillo Cienfuegos komutasındaki güçler de başkent Havana’ya girdi.
l-6 Ocak 1959: 6 Ocak’ta Castro, Havana’ya ulaştı. Küba’da yeni bir çağ başlamıştı. 31 Aralık 1958’i 1 Ocak 1959’a bağlayan gece, o sıralarda Küba’nın başında bulunan ABD yanlısı diktatör Fulgencio Batista kaçtı. Kaçarken, yanına Merkez Bankası’ndan külçe altınları almıştı. Batista rejimi, yolsuzluk, baskı ve ekonomik adaletsizliklerle karakterize ediliyordu.
Küba Devrimi, ekonomik bağımsızlık, eşitlik, adalet talepleriyle gerilla örgütlenmeleri biçiminde verilen anti-emperyalist mücadelenin ardından sosyalist inşaya yönelir.
Devrimden sonraki ilk yıllarda, Castro hükümeti hızlı bir şekilde radikal reformlar uygulamaya başladı. Toprak reformu, eğitim ve sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması, yabancı şirketlerin millîleştirilmesi gibi adımlar atıldı. Bu politikalar, Küba’nın iç dinamiklerini değiştirirken, aynı zamanda ABD ile ilişkilerin bozulmasına neden oldu.
1961’de, ABD destekli Domuzlar Körfezi Çıkarması başarısızlıkla sonuçlandı ve bu olay, Küba’nın Sovyetler Birliği’ne yakınlaşmasını hızlandırdı.
Küba Devrimi, tümüyle ABD hâkimiyeti altında biçimlenmiş son derece geri bir ekonomik miras devralmıştı. Ülke ekonomisi hemen tümüyle tarıma, tarımda şekerkamışı üretimine ve ihracatına bağımlıydı.1959 Tarım Reformu Yasası’yla öncelikle topraksız köylülere toprak dağıtılmaya başlandı. Şeker üretiminin ekonomideki ve ihracattaki rolü devam etmekle birlikte, Küba’nın ihracat pazarı devrimle birlikte tümüyle değişikliğe uğramıştı. 1962’ye gelindiğinde ABD’yle yapılan ticaret sıfıra düşmüş, buna karşın devrimin ilk yıllarından itibaren Küba’yla dayanışma içinde olan Sovyetler Birliği’yle yapılan ticaret tüm dış ticaretin yüzde 49.3’üne yükselmişti. Ancak şeker fiyatlarının 1978’de düşmesiyle birlikte Küba ciddi bir döviz borcuyla karşı karşıya kaldı. 1982’de dış borcunu düzenli ödeyemez hâle geldi ve borçlarının yeniden yapılandırılmasına yönelik çeşitli girişimlerin ardından 1986’da moratoryum ilan etmek zorunda kaldı.
Sanayi üretiminin tamamında ve tarımın yüzde 70’inde sağlanan devlet mülkiyeti ve açılan yeni istihdam alanları sayesinde işsizlik sorunu hızla ortadan kaldırıldı. Toplumdaki eşitsizlik tablosu, 1960’lı yılların ilk yıllarından itibaren hem varlıklar, hem de gelirler açısından radikal bir değişime uğradı ve eşitsizlikler azaltıldı.
Küba Devrimi’nin ve Che Guevara’nın SSCB’ye yönelik eleştirileri biliniyor. Sosyalizm anlayışında yabancılaşmaya karşı farklı bir tutumu olan Che’nin reel sosyalizme yönelik eleştirileriyle birlikte Küba’nın gelişiminin Sovyetler’e bağımlı olmasının riskinin altını çizdiği biliniyor. Bu anlamda anti-Amerikan yönü en baskın devrimlerden biri olan Küba devriminin reel sosyalizmden de kendisini ayrıştıran bir yönü olduğu bir gerçektir.[10]
ABD MÜDAHALESİ!
Tarihi olarak Küba’ya yenilen ABD’nin müdahaleciği hiç usanmadı/ uslanmadı…
Yani Küba’da aldığı ağır yenilginin üzerinden yıllar geçse de ABD, emperyalist müdahaleci arzularından hiç vazgeçmedi. ABD tarihinin her döneminde ya savaşa ya da yaptırım kartına oynamayı sürdürdü.
Küba Devrimi, dünyanın birçok ülkesindeki anti-emperyalizm mücadelesinin gelişmesinde önemli bir yer tutar. 1 Ocak 1959’da ABD’nin “arka bahçesi” olarak adlandırılan bu küçük ada ülkesinde gerçekleşen devrim, kuşkusuz emperyalizminin dünya üzerindeki hegemonyasının sarsılmasına yol açtı. Küba Devrimi’nden önce Güney Amerika tarihinin birçok döneminde diktatörlüğe karşı mücadele verilmiş, egemenler koltuklarından edilmişti. Fakat Küba Devrimi’ni diğerlerinden ayıran en önemli unsur, egemenlerin hızlı bir şekilde mülksüzleştirilmesi olmuştu. Washington’ı rahatsız eden en önemli başlıklardan biri sadece anti-emperyalist değil, anti-kapitalist karaktere sahip bir mücadeleye yenilmiş olmasıydı.
Küba Devrimi’nin arkasındaki uluslararası desteğin farkında olan ABD yönetimi doğrudan gerçekleşecek askeri müdahaleyi göze alamadı. Küba’ya yönelik herhangi bir müdahale tüm Güney Amerika’nın da ayağa kalkmasını beraberinde getirebilirdi. Yani Küba insan(lık)a bir kez daha “Bu korku hepimizin yıkımına neden oluyor. Ve bazıları bize hükmediyor; korkumuzdan faydalanıp bizi daha da korkutuyorlar. Şunu unutmayın: İnsanlar korktukları sürece, bataklıktaki huş ağaçları gibi çürüyecekler. Cesur olmalıyız; zamanı geldi,” diyen Maxim Gorki’nin uyarısını anımsatmıştı!
Lakin ABD emperyalizmi her şeye rağmen adadan hiçbir zaman vazgeçmedi. Ancak Küba’nın Ankara Büyükelçisi Jorge Quesada Concepcion’un işaret ettiği üzere:
“ABD’yle Küba arasındaki bu kriz Küba devrimiyle daha ağırlaştı ve karmaşık hâle geldi. Bunun öncesi de var. XIX. yüzyıldan beri ABD’nin Küba’yı kendi topraklarına dahil etme ve Küba’nın bağımsızlığını yok etme gibi bir hedefi vardı. Ama sonuçta Küba 1959’da gerçek bağımsızlığına kavuştu. Küba Devrimi’nin gerçekleşmesiyle birlikte ABD hiç alışık olmadığı bir durumla karşı karşıya kaldı. Burnunun dibindeki küçücük bir ada bağımsızlığını ilan etmiş ve kendi ulusal hedeflerini belirlemeye başlamıştı. Oysa 1959 devriminden önce ABD bir şekilde Küba’yı kontrolü altında tutabiliyordu.
Devrimin zafer kazanmasının nedeni 1959’a kadar Küba halkının içinde biriktirdiği duyguların patlamasıydı. İlk kez Küba halkının büyük çoğunluğu gerçek bağımsızlık hedefi çerçevesinde bir araya gelmişti. Mükemmelliğe doğru alacak hâlâ çok uzun bir yolumuz olmasına rağmen Küba en azından kendi toprağının sahibi oldu.”[11]
Buna karşın ABD marifetlerinden bir kaçı da şunlar oldu:
i) Beyaz Saray, Küba’da ayaklanma çıkarmak için tasarlanan Twitter benzeri ZunZuneo’nun arkasında ABD ‘Uluslararası Kalkınma Ajansı’nın (USAID) olduğunu kabul etti.[12] Konuya ilişkin “Her şey ifade özgürlüğü için” açıklamasını yaptı![13]
‘Associated Pres’e göre 2009-2012 kesitinde uygulanan proje konusunda Beyaz Saray sözcüsü Jay Carney, meselenin Kongre’de tartışıldığını ve gözetim altında uygulandığını da söyledi![14]
ii) WikiLeaks internet sitesinin yayımladığı gizli belgelere göre, Havana’daki Amerikan diplomatik temsilciliğiyle görüşen muhaliflerin, 1 milyon Kübalıyı rejimi değiştirmek üzere sokağa dökmeyi planladıklarını ve uygun zamanda bunu yapacaklarını söyledikleri belirtiliyor.[15]
15 Mart 2007 tarihli belgede, Kübalı muhaliflerle 14 Martta yapılan görüşmenin ayrıntıları yer aldı. Wikileaks tarafından, diplomatik yazışmada geçen isimleri XXX işaretleriyle kapatılan muhalifler, planladıkları “büyük resme odaklandıklarını” belirtiyor ve sonraki birkaç aydaki hedeflerinin, “ciddi ekonomik ve siyasal değişim talebiyle bir milyon Kübalıyı sokaklara nasıl dökebileceklerini planlamak olduğunu” belirtiyor. Muhalifler, belirli bir tarihten söz etmiyorlar ancak en uygun zamanlardan birinin, devrim lideri Fidel Castro’nun ölmesi hâlinde düzenlenecek cenaze töreni olabileceğini belirtiyor.[16]
iii) Havana’daki Nico López petrol rafinerisinde çıkan yangın, ada ülkesinde hâlihazırda derin bir yakıt krizinin yaşandığı bir dönemde gerçekleşti. Yangın kısa sürede kontrol altına alındı ve yaralanan olmadı. Yetkililer, yangının başladığı noktanın yakıt depolarına yakın olduğunu, yangınla ilgili soruşturma başlatıldığını duyurdu.
Yangın, ülkenin hâlihazırda kötüleşen yakıt sıkıntısıyla mücadele ettiği bir döneme denk geldi. Küba, uzun süredir ABD’nin uyguladığı ambargo ve ek yaptırımlar nedeniyle dışarıdan petrol tedarik etmekte zorlanıyor. Yangın kontrolden çıkarılmasa da Küba’nın enerji altyapısının zaten kırılgan olması, krizin boyutunu daha da artırıyor.
Özellikle Venezüella’dan gelen ham petrol sevkiyatlarının kesilmesiyle yakıt stokları kritik seviyelere geriledi. Bu durum elektrik kesintilerine, sağlık hizmetlerinde aksamalara, ulaşım ve diğer temel hizmetlerde sıkıntılara yol açtı. Uçak yakıtı kıtlığı nedeniyle birçok havayolu, Küba’ya yönelik uçuşlarını iptal etti veya durdurdu. Elektrik kesintileri hastaneleri, su tedarikini ve günlük hayatı olumsuz etkiliyor.[17]
iv) “Trump döneminde yeniden yürürlüğe giren ABD ambargosu ile 243 yeni yaptırım imzalandı. ABD yıllar boyunca Küba’daki devrim karşıtlarına milyonlarca dolar aktardı. Sağcı liderlerin Küba’da muhaliflere destek verdiğini de biliyoruz.”[18]
v) Ve nihayet: CIA, Fidel’i 638 kez öldürmeyi denedi, başaramadı.[19]
AMBARGO ZORBALIĞI!
Rosa Miriam Elizalde’nin, “ABD ambargosu büyük bir engel ama Küba’ya yönelik uluslararası dayanışma, en güçlü müttefikimiz. Dayanışmaya güveniyoruz,”[20] dediği tabloda Raúl Castro’nun, 1961 Domuzlar Körfezi çıkarmasından beri Küba’ya ambargo uygulayan ABD’ye seslenerek, “Ülkemiz için büyük bir insani ve ekonomik hasara neden ekonomik, ticari ve finansal abluka son bulmalı,”[21] diye haykırdığı herkesin malumudur.
Obama’nın dahi, “Son 40 yıldır komünist rejimler olan Çin ve Vietnam’la kurduğumuz ilişkilere bakınca, Küba ambargosu bir çağdışılık,”[22] notunu düştüğü tabloda Minrex’in BM’ye ilettiği bilgilere göre Küba’ya yönelik 60 yılı aşkın ablukanın yol açtığı zarar altın fiyatı üzerinden 1.337.057.000.000 doları buluyor ve bu da, yılda saatte 555 000 dolar anlamına geliyor![23]
Muhtelif açıklamalara göreyse ABD ticari ambargosu Küba ekonomisine 60 yılda yaklaşık 130 milyar dolara mal oldu.[24] Ya da Küba’nın, 1960’ta başlayan ambargo nedeniyle 52 yıldaki kaybı 1.126 trilyon dolardı.[25]
Ambargo’nun “gerekçe”si ise; Küba demokratik değilmiş. Oysa “demokrasi” yerine plütokrasi ile yönetilen ABD türlü diktatoryalarla içli dışlı olmuştu ve olmaktadır da. Asıl neden ise tabii ki 1959’daki Küba Devrimi’nin, ABD kukla yönetimine son vermiş olmasıydı.
Ancak ABD Başkanı John F. Kennedy’nin 1962’de “Küba ile tüm ticarete ambargo” kararnameleriyle başlayan ve birçok ülkeyi bu karara uymaya zorlayan abluka kararı, neredeyse bir insan ömrü kadar uzun sürmesine rağmen Küba’ya diz çöktüremedi.
Kennedy’nin, 3 Şubat 1962’den itibaren Küba’nın “Sovyetler Birliği’yle ittifakının tehdit yarattığı” propagandasıyla tüm ikili ticari ilişkileri sona erdiren kararlara attığı imzanın ardından, Haziran 2021’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu (BMGK) 1992’den beri 29’uncu kez ABD’yi ambargoyu kaldırmaya çağıran yıllık kararı kabul etti. ABD ve İsrail dışında 184 ülke ambargonun kaldırılması yönünde oy kullanırken Küba, BM’ye sunduğu raporda ambargonun 60 yıldaki toplam maliyetinin 148 milyar dolar olarak tahmin ettiklerini açıklamıştı.[26]
Bu noktada sözü “Ablukaya karşı mücadelede yapabileceğiniz en iyi şey Küba gerçekliğini iyi anlamak. Bu gerçeği mümkün olduğunca yaymanız, anlatmanız,” diyen Küba Devlet Başkanı Miguel Diaz-Canel’e bırakmak en doğrusu:
“Biz sosyalizm inşasını savunuyoruz. Bu da mümkün olan tüm alanlarda toplumsal adalete erişmek demek bizim için. Dolayısıyla sadece ekonomik hedeflerden bahsetmiyoruz. Bu tek başına bir anlam taşımaz. Herhangi bir ekonomik büyüme ancak kolektif refahı getirdiği, toplumsal adalet sağladığı sürece anlamlıdır.”
“Emperyalizm, sosyalizm inşasını engellemek için her türlü önlemi alıyor. Bizler sosyalizmi inşa etmeye çalışanlar ise sermaye aklına karşı, gelir dağılımın eşitlikçi olduğu ve sosyalizme varmaya çalışan bir toplumu kurmayı çok kritik görüyoruz. Temel sorunumuz bunu nasıl başaracağımız. Üstelik ufak ve yoksul bir ülkede, aynı zamanda dünyanın en büyük gücünün uyguladığı ablukada… Dolayısıyla Küba’da bir tarafta bu ideal var. Gelecekte ulaşmak niyetinde olduğumuz o değerli proje var. Öte yandan karmaşık ve zorlu momentte yapabileceklerimiz var. Yani içinde bulunduğumuz anda mümkün olan var. Ve bu güncel zaman içinde yapabildiklerimiz gelecekte yapmak istediklerimizle çelişki içinde değil.”
“Ablukaya ve bizi de etkileyen küresel ekonomik krize karşı attığımız her adımı ve aldığımız her önlemi, devrimci bir şekilde gözden geçiriyoruz. Bu yaptığımız eşitsizliği artırır mı, bizi savunmasız bırakır mı, sosyalizmle çelişir mi diye soruyoruz. Dolayısıyla yaratıcı ve kararlı olmak zorundayız. Bütün bunları da karmaşık şartlar altında yapmak durumundayız.”
“Küba, 60 yıldır tanık olduğumuzdan çok daha ağır bir ablukayla karşı karşıya. 2019’un ikinci çeyreğinden itibaren daha da ağırlaştı. Trump yönetiminin Küba’ya karşı aldığı 243 önlemle büyüdü. Biden da bunları oportünist bir şekilde devam ettiriyor. Bunlar, ülkemizi finans ve enerji alanında çirkin şekilde hedef alan adımlar. Küba’ya yakıt gelmemesi için her şeyi yapıyorlar, bu hayatın her yanını etkiliyor. Hiçbir banka Küba ile mali ilişki kurmak istemiyor. Temel döviz gelirlerimiz kesilmiş durumda. Bu da Küba halkının temel maddelerinde kıtlığa yol açtı. Gıda ver ilaç eksikliği var. Üretim süreci için gerekli hammaddelerin, sınai altyapımızı modernize edecek maddelerin girişi engelleniyor. Örneğin elektrik tesislerimizin bakımı için gerekli madenleri engelliyorlar. Hâliyle her şey zorlaşıyor. Ulaşımda, sağlıkta, inşaatta, birçok soruna yol açıyor.”
“Dolayısıyla tüm somunları sıktılar. Ne kadar ileri gittiklerini şöyle örnekleyeyim… Salgın başladığında sağlık merkezlerinin tamamı pandemi merkeziydi. Solunum cihazları alacağımız tüm şirketleri engellediler. Bu yetmezmiş gibi oksijen fabrikalarının oksijen satmasını da engellediler. Oksijen rezervleri hızlı bir şekilde tükendi. Çok trajik bir durum ortaya çıktı. En sonunda Rusya’dan her gün 2 uçak düzenli olarak oksijen taşımak için kalktı.”
“Direnmek ve karşısında harekete geçmek. Direnmek ve sürekli büyümek. Direnmek ve sürekli ilerlemek. Direnmek ve sürekli olarak kendi çabalarınızla, kendi inançlarınızla yaşamak. Yaratıcı direniş dediğimiz kavrama böyle varıyoruz. Bu kadar zorlu bir saldırıya karşı direndiysek bunu da yaparız inancıyla devam ediyoruz. Aynı yaratıcı direnişle ablukanın da üstesinden geleceğiz. Bu direnişin siz de parçasısınız. Küba halkı yalnız olmadığını biliyor. Küba’nın daha iyi dünya idealini paylaşan dostları var. Bizim için ve daha adil bir dünya için mücadele eden dostlarımız var. Biz ne yapabiliriz diye sorduğunuzda, ben bu yaratıcı direnişi devam ettirin derim. Ki siz de öznesiniz… Ve olabilecek en kısa zamanda birlikte kazanacağız.”[27]
DURUM (VE “MUHALEFET”)
Ambargo zorbalığının muhatabı Küba’nın ABD’ye yanıtı Fidel Castro’nun, “Bizi kırk yıl boyunca boğuyorsunuz, sonra da nefes alma şeklimizi eleştiriyorsunuz,” sözleri olurken; bu da Küba’daki durumun ve sorumlularının kavranması açısından kilit önemdedir.
Küba, yıllardır uyguladığı politik, ekonomik ve sosyal politikalarla birlikte, başka bir dünyanın da var olabileceğini gösterdi. Özellikle gençlere yönelik 380.000 yeni pozisyon yaratıldı.
Tayfunların yarattığı yıkımlar sonucunda oluşan enerji kesintilerine ve ithalat maliyetlerinin artmasına rağmen, son dönemde, işsizlik oranı dünyanın en düşük oranlarından biri olan yüzde 1.6’ya indirildi. Bu oran ABD İmparatorluğu’nun, 50 yıldır uyguladığı ablukanın verdiği yaklaşık 90 milyar dolarlık kayıba rağmen gerçekleşti.
Özellikle genç nesilden, istihdam için, yaklaşık 130.000 yurttaş eğitimden geçirildi. Öncelikle sosyal yaşam seviyesi düşük olan 21.500 kişiye özel eğitim olanakları sağlandı. Böylece 16 yaşından büyük 150.000 genç, yaşlarına ve ihtiyaçlarına göre belirli bir kazanç sağlayacak yetenekler kazandılar. Bunların içinden 48.000 tanesi yüksek eğitime devam etti. 6.000 anneye, bütün zamanlarını engelli çocuklarına bakarak geçirebilmesi için belli bir gelir sağlandı.
Bu sürecin arkasındaki anlayış, “Hiçbir birey faydasız olamaz. İşsizlik sıfır olmak zorundadır. Bir toplumdaki birey bir değer içermiyorsa, o toplum, doğru olamaz” olarak açıklanmaktayken; Fidel Castro, “Hiçbir vatandaş, şansına terk edilip, bir kenara konulmamalıdır,” diyerek durumu özetlemişti.
Kadınların sosyal yaşamda yer alması devrimin en önemli kazancı olmuştu. 1953’te kadın çalışanların oranı sadece yüzde 17.6’ydı ki bunun da yüzde 30’u sadece çok az paralara ev işlerinde çalıştırılıyordu. Günümüzde, kadın çalışan oranı yüzde 44 olup, teknik kadrolarda çalışan kadınların oranı yüzde 66’yı bulmaktadır.[28]
Bu arada 11 milyon civarındaki nüfusu ile Küba’da kişi başına düşen milli gelir 10 bin dolar civarında ve sağlık ile eğitim bedava ayrıca ev kirası da yok. Bebek ölümleri binde 3 civarında, kanserli kişi sayısı dünya ortalamasının çok altında. Ortalama yaşam süresi ise 80 yıl.[29]
Ayrıca Küba’da kişi başına sağlık harcamaları yıllık 431 dolar seviyesindeyken, ülkeye hizmet veren 90 bin doktor bulunuyor. Yani her 1000 kişiye 8 doktor düşüyor. Bu oran ABD’de 2.5, İngiltere’de 2.7, Türkiye’de ise 1.8.[30]
Devamla, Küba halkının yüzde 98’i okuma yazma biliyor.[31]
ABD kuklası Batista yönetimini deviren 1959 Devrimi’ne karşı Washington ambargosu hâlâ yürürlükteyken; “Küba, ülke çapındaki elektrik kesintileriyle mücadele ediyor. Küba’nın elektrik şebekeleri için gerekli enerjiyi sağlamasının önündeki en önemli engel, ABD’nin dayattığı ambargolar ve tedbirler ağı.”[32]
Bunlara bir de eklenmesi gereken ABD beslemesi muhalefet var!
Bu konuda öncelikle Atilio Boron’a kulak vermek gerek: “Gerçek muhalif, yönetimi acımasızca eleştirebilir ama ülkesine hükmetmek isteyen yabancı ülkenin hizmetine girmez. Küba muhalefeti muhalif tanımından farklı olarak yargı kapsamında değerlendirilecek eylemler içinde. Çünkü talepleri var olan anayasal düzeni çökertmek ve sistemi yıkmak. Dahası bir düşman güç yani ABD’nin hizmetinde bunu yapmak. Bu düşman neredeyse yarım yüzyıldır düşünülebilecek tüm yollardan Küba’ya saldıran bir güç. Kendi ülkelerine düşman bir ülkeden para, yardım, destek alarak emperyal gücün “rejimi değiştirme” niyeti doğrultusunda hareket edenlere “siyasi muhalif” denebilir mi?”[33]
Evet, tam da böyle.
Ve… Kübalı muhaliflerinden Orlando Zapata Tamayo’nun açlık grevinin 85. gününde ölmesi[34] konusunda Raúl Castro, “ABD destekli karşı-devrimci bir çeteye üye olmak” suçlamasıyla tutuklanan ve 85 gün açlık grevi yaptıktan sonra ölen Tamayo’nun durumu için üzüntü duyduğunu belirterek, siyasi muhalifin işkence görmediğini veya öldürülmediğini söylemişti.[35]
Batının kapitalist medyası ve politikacıları Küba’yı demokrasi ve insan haklarının ihlâl edildiği bir polis devleti olarak tanımlamaya kalkışsa da, Fidel Castro, “Sivillere karşı hiçbir zaman asker ve polis kullanmadık. Ne insanlara basınçlı su sıkan arabamız ne de maskeli polisimiz oldu. Devrime güç veren, halkın inanç birliğidir,”[36] yanıtını verirken; Hernando Calvo Ospina da ekliyor:
“Küba Devrimi neredeyse sıfırdan başlamış ve her şeyi öğrenmiş, her şeyi yenilemiştir. Kurucularının hepsinin yapımı süren bu eserin herhangi bir rengi konusunda aynı düşüncede olmamaları çok normaldir. Böyle olması bir şans, tersi olsaydı ilerleyemezdi. Farklı görüşte olmak başka, satılmak başka. “Muhalifler” devrim imajına zarar vermek için üretilmiş bir ihraç ürünü olmayı sürdürüyorlar. Uluslararası politik baskı işlesin diye. Hiçbiri devrimin olumlu bir özelliğinden söz etmiyor.”[37]
KÜBA “DEĞERLENDİRME”LERİNDE YÖNTEM
Tarihi yaratmak ile yorumlamak (hatta ahkâm kesmek) birbirinden çok farklı şeylerdir.
Konuya ilişkin olarak Amerikan yerlilerinin şöyle bir deyişi varmış: “Bir insanı yargılamadan önce, gökte üç ay eskiyinceye dek, onun mokasenlerinde yürü.”
Dışarıdan bakınca pek çok yaşam yanlış, mantıksız, bazen de delice gözükebilir. Dışarıda kaldığımız sürece insanları, yaşamlarını ve ilişkilerini yanlış da yargılayabiliriz. Yalnızca içinden, yalnızca gökte üç ay değişene dek onun mokasenleri içinde yürüyerek, o insanın davranışlarına yönelten sebepleri anlamaya başlayabiliriz. Anlayış bilgili olmanın kibriyle değil, alçak gönüllülük ile doğar.
İnsanı anlamaya yönelik bu cümleleri Küba için de sarf etmemek olanaksız.
“Küba’da neler oluyor?” sorusu elbette kısaca yanıtlanarak, kestirip atılabilecek bir soru(n) değil. Kaldı ki post-modern ve post-Marksistler ile Batı merkezli medyanın çizdiği çerçeve içinde tartışmak da hiç sağlıklı değil.
Küba tartışmasının yürütecek olan ne Miami’de ABD bayrakları altında Fidel Castro’nun ölümünü kutlayan diaspora, ne de sadece onların sesine kulak veren medya kuruluşları ya da post-modern ve post-Marksistlerdir.
Bilmiyor olamazsınız!
Küba meselesinde hayal kırıklığına uğrayanları ikiye ayırmak mümkündür.
İlki alçaklar; başka bir dünyanın mümkün olabileceğini görmeye dayanamayıp Küba’daki olumsuzluklardan neredeyse zevk alanlardır. Onlar hemen yolsuzluk, bakımsız şehirler, bozuk yollar, eski arabalar, düşük ücretler, seks işçiliği vs üzerinden “Bu muymuş sosyalizm?” diyorlar. Küba devrimi başarısız olsa kabuk bağlamış vicdanlarını rahatlatacaklar. Onları geçelim.
İkinci hayal kırıklığına uğrayanlar ise, “Cennet beklentileri”nin karşılanmamasından şikâyetçiler. Onlar da, “yoksa sosyalizm refah getiremiyor mu” diye karamsarlaşıyorlar hemencecik.
Oysa Küba gibi tüm devrimlerin insan(lık)a öğrettiği ders, devrim ve sosyalizmin öyle, ha deyince kurulan ve insanların hemen, koşulsuz ve gönüllüce katıldıkları bir cennet inşası projesi olmadığıdır.
Evet sosyalizm en ahlâklı ve en insanca hayat, fakat çok zor. Bu asla göz ardı edilmemeli.
Kaldı ki sosyalizmden doğrusal bir ilerleme ya da gelişme beklemek saçmalık olur.
Herhangi bir sosyalist inşa modeli üzerinden “Bu işlemiyor” demek “Sosyalizm işe yaramıyor” demekle aynı şey değildir.
Kanımızca Küba’daki “Reform, Açılım ya da II. NEP” meselesini bu açıdan ele almak gerek.
“REFORM”, “AÇILIM” YA DA NEP
Küba’ya ilişkin neler denmedi neler?
Mesela “Temkinli ve yavaş 3. Yol arayışı”ndan,[38] “Küba’nın yavaş evrimi”[39] ile “Liberalizasyon tehdidi”ne[40] dek neler neler?
Özetle Küba “normalleşiyor” denmeye getiriliyordu.
“İyi de ‘normal’ ne demek” mi?
TDK Sözlüğü “Normal” sözcüğü için, “Aşırılığı, eksikliği ve taşkınlığı olmama… Kurala uygun, alışılagelen, olağan,” tanımlarını veriyor.
Sormalı: Küba neye kıyasla, neye uyum sağlamak üzere “normalleşmeye” başladığından söz ediliyor? ABD ambargosu mu, kapitalizm mi?
Küba Devrimi’nin, gelir dağılımını çalışanlardan yana düzenlemesi, eğitim ve sağlık alanında başarıları, uluslararası alanda anti-emperyalist direnişlere katkısı unutup, küçümsenebilir mi?
Küba’nın kusursuz olduğundan söz etmiyoruz. Kaldı ki kapitalist dünya pazarında bu mümkün de değil.
Öncelikle Kasım 2005’te Havana Üniversitesi’ndeki konuşmasında Fidel Castro’nun, “Devrim, kendi hatalarıyla kendi kendini yok edebilir,”[41] uyarısında bulunduğunu hatırlatalım.
Küba’da herkes her şeyin farkında…
Şöyle ki… 18 Nisan 2011’deki Komünist Parti’nin VI. Kongresi’nde Devlet Başkanı Raúl Castro yönetiminin reform önerileri kabul edildi. Vatandaşların bundan böyle ev alıp satmalarına izin verilecekti. Ancak mülk satışlarının nasıl olacağı hakkında ayrıntı verilmedi.
Oysa 1959’dan beri vatandaşlar oturdukları evi sadece çocuklarına miras bırakma veya değiş-tokuş hakkına sahipti. Raúl Castro, konut alım satımına izin verilmesi kararına rağmen mülkiyetin bazı ellerde toplanmasına izin verilmeyeceğini de ifade etti.
Ayrıca, üst düzey siyasi görevlerin de 5 yıllık iki dönemle sınırlandırılması gerektiğini söyledi ve hükümetin sistematik olarak gençleştirilmesi sözünü verdi.[42]
Konuya ilişkin olarak Küba Ulusal Meclis Başkanı Ricardo Alarcon, VI. Kongre’de sosyalist modelin sürekliliğini sağlamak için günün gerçeklerine uyarlanmasının onaylandığını belirterek, “Bundan daha açık olamazdık; bizi kuşatan koşullar altında kendi sosyalizmimizi korumak için bizim belirlemediğimiz bir dünyaya uyum sağlamaktan başka amacımız yok. Herhangi bir sol ya da sağ eleştiriyle değil, Kübalıların kendi görüşleri doğrultusunda bunu gerçekleştireceğiz,”[43] dedi.
Komünist Parti’nin yayın organı Granma’daki haberde, serbest girişim hakkı tanınan alanlardan bazılarının gıda ve şarap satışı, hayvan terbiyesi, ev onarımı, otomobil tamiri olduğu belirtildi.
Granma, “paladares” olarak bilinen özel lokantaların kapasitelerinin hâlen 12 kişi olan sınırından 20 kişiye çıkarılabileceğini, ülke dışında yaşama izni olanların, yurtdışındayken evlerini kiraya verebileceklerini bildirdi.
Reformun ana amacı, üretimi artırmak suretiyle “sosyalizmi savunmak, korumak ve kusursuzlaştırmaya devam etmek” olduğu belirtilirken, serbest mesleğin bir çalışana “kişisel çabalarında kendisini faydalı hissetmesinin bir diğer yolunu sağladığı” kaydedildi.[44]
Bunlara itiraz edilebilir. Ancak Küba’daki durum ABD ambargosu ve enternasyonal dayanışma hesaba katılarak, yerli yerine oturtulamadan “hamasi nutuklar” ile değerlendirilemez.
“Felaket Tellalları” göre Fidel Castro sonrasında Küba’da nelerin değişebileceği konusu pek çok Kübalının kafasındaki soru(n) idi. Onlara göre her şey daha kötü olacaktı. Ancak Castro sonrası dönem Küba’da büyük değişiklikler olmadı.
Tamam, 1959’daki devrimden beri ABD ambargosu altında ekonomisi sarsılan Küba’da 500 bin kamu çalışanının serbest mesleklere kaydırılacağı açıklandı. Ancak Küba’da 5 milyon civarındaki çalışanın yüzde 85’inin kamu sektörlerinde çalıştığı göz ardı edilmemeli.
Ayrıca kâra dayalı büyük özel işletmelerin yasak olduğu Küba’da kamudaki her 5 çalışandan birinin kuaförlük, taksi şoförlüğü veya küçük lokantacılık gibi mesleklere kaydırılmasının planlandığı da, Devlet Başkanı Raúl Castro tarafından açıklanmıştı.
Küba’da 143 bin serbest meslek sahibi bulunurken ruhsatı olmadığı hâlde bu tür işler yapan kişiler olduğu da biliniyor. Yanısıra, berberler ve taksi şoförleri de serbest meslekler sınıfına dahil edildi. Ekonomi Bakanı Marino Murillo açıklamasında, küçük işletmelerin çoğalmasına rağmen hükümetin ekonomi üzerindeki merkezi kontrolünün devam edeceği vurgusuyla, devletin ekonominin tümünde değil, en önemli bölümlerinde doğrudan yer alacağını ifade edip, “Pazarın değil sosyalizmin ekonomik önceliklerinin ön planda olduğu Küba ekonomik modelini güncelleme üzerinde çalışıyoruz. Ekonomik modeldeki bazı şeyleri hafifletiyor, ama mülkiyet devri yapmayacağız,”[45] dedi.
‘Küba İşçileri Merkezi’ (CTC) açıklamasına göre, devlete ait olmayan küçük işyerleri açılmasına izin verilen alanların sayısı tamircilik, bahçıvanlık, çevirmenlik gibi mesleklerle birlikte 120’ye çıkarılırken buralarda çalışanların sosyal güvenlik sistemine girmesine, banka hesabı açmasına ve kredi kullanmasına olanak sağlanacaktı. İşten çıkarılan kamu çalışanlarına maaşlarının yüzde 60’ı ödenmeye devam ediliyordu.[46]
Tüm bunlar ve benzerleri Küba’da “Özel Dönem” olarak tanımlanan, 1989’den sonraki reel Sosyalist Blok’un likidasyonu dönemde, ülkenin sürdürülebilirliğini sağlamak için bazı temel stratejik kararlar alınması zaruretinden kaynaklanıyordu. Çünkü 1988’de dış ticaretin yüzde 85’inden fazlasını Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerle gerçekleştiriyordu. 1988-1993 kesitinde Küba’nın dış ticareti büyük soru(n)lar yaşadı. Söz konusu yıllarda tarım alanında yıkım yaşandı. 1990’larda makine parkını yenilemek şöyle dursun, traktörlü tarımdan öküz-saban ikilisine geri dönmek zorunda kaldı. Bunun maliyeti, 1994’de tarımsal üretimin 1990 düzeyinin yüzde 55’ine gerilemesi oldu. Yetersiz beslenmenin sağlık alanına yansımalarından biri de, düşük doğum ağırlığı ile doğan bebeklerin oranındaki artış oldu. 1989’da yüzde 7.3 olan düşük doğum ağırlığı oranı 1993’te yüzde 9’a yükseldi. Küba’da, uzun zamandır görülmeyen tüberküloz özel dönemde yeniden görüldü.[47]
Görülüp, kavranmalı: Yıllardır devam eden ABD ambargosundan ciddi şekilde yara alan Küba ekonomisinin krize girmesinde temel ihracat hammaddesi nikelin fiyatının düşmesi ve turizm gelirlerinin azalması da etkili oldu.[48]
Ayrıca da Küba 1959’dan 1989’da duvarın yıkıldığı 30 yıllık süreçte SSCB’nin her türlü desteğine mazhar olmuş ve üretim anlamında kamıştan üretilen şekerin ekonomiye yaptığı katkı nedeniyle eşitlikçi bir sosyalizm uygulaması gerçekleştirmişti. Rusya’nın kendini toparlamaya çalıştığı 1989-1999 arası ciddi bir ekonomik kriz yaşayan Küba’ya, 1999’da Venezüella’da iktidara gelen Hugo Chávez, can simidi olacaktı. 100 bin varil bedelsiz petrol ve Küba’nın Venezüella’ya yaptığı sağlık ve eğitim desteğinden dolayı gönderilen yılda 6 milyar dolar, Chávez’in ölümüne kadar 14 sene boyunca Küba için ekonomik çözüm oldu.[49] Ve sonra…
Tüm bunlar NEP’vari önlemleri kaçınılmaz kıldı.
Küba’da, yabancı yatırımcılara devlete ait arazileri 99 yıllığına kiralama ve vatandaşların kendi ürünlerini yetiştirip satmalarına izin veren iki yeni yasa çıkarılması[50] ile Küba’da devlet arazilerinin özel yatırımlara kiraya verilmesi konusunda Britanyalı şirketler sıraya girdi. Oteller, turizm ve enerji şirketleri başta olmak üzere tam 25 Britanyalı şirket Kübalı yetkililerle görüşmek için randevu aldı. Bunlar arasında ünlü hukuk bürosu Eversheds, Esencia Hotel ve Havanar Energy gibi dev firmalar var. Küba’nın Londra elçiliği sözcüsü, “Küba yabancı sermayeyi çekmeye hazır. Yabancı yatırımcılar Küba hükümetiyle işbirliği içinde farklı farklı projelere imza atabilirler,”[51] açıklaması yaptı.
Sonrasında Küba’nın Jibacoa plajına lüks otel, villa ve golf sahası yapmak için can atan Vancouver merkezli Leisure Canada’nın CEO’su Robin Conners, “Bu muazzam bir şey. Yabancı yatırımcıyı çekmeye yönelik adımların en anlamlısı” övgüsünü yaptı.
Küba’ya 300 milyon dolarlık yatırım için yeşil ışık bekleyen Britanyalı Esencia Hotels’in CEO’su Andrew Macdonald da “Bu büyük adım. Umarım kısa sürede onay alırız,” dedi.
Tarım ürünlerinin satışıyla ilgili yasa ise vatandaşlara kendi hayvancılık ve tarım ürünlerini yetiştirmeleri ve bunları evlerinde veya dükkânlarda satmalarına izin veriyor. Vatandaşlar elde ettikleri kazancın vergisini de vermek zorunda. Bu da serbest meslekle ilgili kuralların gevşemesi anlamına geliyor. Kübalılar meyve, domuz eti, peynir gibi yiyecekleri yol kenarlarına kurdukları tezgâhlarda satıyor. Ama polis gelirken kayboluyorlar. Yeni yasa bu tür ticareti yasallaştırıyordu.[52]
Ayrıca İstihdam Bakanı Marta Elena Feito’ya göre özel işletmelere izin verilecek sektör sayısı 127’den 2 bine çıkarıldı. Özel sektörde ülkenin çalışan nüfusunun yüzde 13’ü, 600 bin Kübalı yer alıyordu.[53]
Söz konusu tablo “Küba’da neler oluyor?” dedirtirken, “Glasnost, Prestrorika günleri”ne mi geçiliyordu? Elbette hayır… Bu zorunlu bir NEP önlemiydi, tehdit ve tehlikeler içeriyordu elbet; ve böyle kavranılmalıydı.
Yani “Kendimizi, ayakta kalmış son devrim için ‘Küba ne yöne gidiyor?’ sorusuyla karşı karşıya bulduk. Bu sorunun cevabının kapitalizm olmasından korkuyoruz. Aslında ‘Küba ne yöne gidiyor?’ sorusunun içinde bir başka ve belki de daha ağır bir soru gizli. Bu soru da bize çok gecikmiş, ama bir o kadar da önemli bir başka tartışmayı öneriyor. Küba bir yöne gidiyorsa, ‘bu yolculuğa hangi noktadan başlıyor?’ Diğer bir değişle nereden geliyor [da belki de kapitalizme doğru gidiyor]?”[54] saptaması tehdit ve tehlikeleri öne çıkartan vehim idi.
Orta yerde eksiği ve fazlasıyla, en önemlisi de tehlikeleriyle bir NEP gerçeği var.
Görülmeli: Reel sosyalist sektörel ülkeler topluluğunun çözülmesiyle sarsılan Küba, bu darboğazı aşmak için, V. İ. Lenin’in 1921’de Rusya’da uygulamaya başladığı NEP (New Economic Policy/ Yeni Ekonomik Politika) benzeri bir açılıma yönelmek zorunda kaldı. Belirli sınırlar içinde özel girişimciliğe yol verilerek turizme kapı açıldı. NEP, Rusya’da “geçici ve taktik bir geri adım” olarak yürürlüğe girmişti. Nitekim 1920’lerin sonunda bu uygulamadan vazgeçildi. Ancak Küba’daki yeni ekonomik açılımların geçici mi kalıcı mı olacağı meselesi müphem…
1990’lardan sonra çiftçiler, devlet topraklarında kendi adlarına tarım yapmaya başlamışlar. Ürettikleri üründen devlete belirli bir pay ödüyorlar yalnızca.
Ülkede arazi bol. Ancak tarım ve hayvancılık yeteri kadar gelişmemiş. O yüzden et gereksinimini dışalım yoluyla karşılıyorlar.
Özel kişiler artık otel, lokanta, kafe gibi işyerleri çalıştırabiliyor. Kübalılar, kendi ürettikleri hediyelik eşyayı satabilecekleri tezgâhlar da açabiliyor. Tabii, kazançlarından devlete vergi vermeleri koşuluyla…
Yabancı sermaye de ülkeye girmiş durumda. Özellikle İspanya, Kanada, Hollanda, Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin yatırımları var Küba’da. Yabancı ortaklıklarda en az yüzde 51 payın mutlaka Küba devletinde olması koşulu gözetiliyor.
Peki, Küba’yı nasıl bir gelecek bekliyor? Bu radikal değişikliler rejimin niteliğini nasıl etkileyecek? Özel girişimciliğe kapı aralayan bir sosyalist düzenin “başkalaşmadan” yoluna devam etmesi olanaklı mıdır? Bu süreçte zenginleşip sermaye birikimi sağlayacak “yeni sınıf”la Küba’nın toplumsal eşitliği sürdürüp sürdüremeyeceği tartışma konusu.[55]
Kuşku yok: “Sosyalist bir rejimde özel sektörün ‘kusurları’ vardır, zira onun doğasına yabancıdır. ‘Özel’ olan, sosyalizmde bir kalıntı olarak vardır; her koşulda, taktik veya stratejik geri çekilmenin sonucudur [NEP’te veya Özel Dönem’de olduğu gibi (Sovyetler Birliği’nde Yeni Ekonomik Politika (NEP) (1921-1828). Küba’da Özel Dönem (1991-1996)].
‘SSCB’nin gerçek başarısı merkezi planlamaydı, hiçbir kapitalist ülkede benzeri olmayan bu başarı, bilinçli eylemin (tekeller tarafından muhafaza edilen) piyasa anarşisine, komünizmin kapitalizme üstünlüğünü sergiliyordu. Büyük bir heyecanla (aynı zamanda büyük zorlukların ortasında: emperyalist tehdit, sabotajlar, tecritlik, hayatın bütün alanlarında geri kalmışlık) hayata geçirilen ilk iki 5 yıllık plan döneminde (1928-1937) Sovyet ekonomisi üretimi dört katına çıkarttı, kişi başına üretim yüzde 370 arttı. Sadece bir istatistik meselesi değil, bahsedilen büyüme halkın yaşam seviyesini de güzelleştirdi. İkinci beş yıllık planın sonlarında, Çarlık dönemine kıyasla, doktor sayısı beş kat, okul çocuklarının sayısı 3.5 kat artmış, okuma yazma bilmezlik oranı yüzde 79’dan yüzde 10’a düşürülmüştü.”[56]
Bu konuda Ernesto Che Guevara da farklı düşünmüyordu: “Merkezi planlama sosyalist toplumun var oluş biçimidir.”[57]
Resmi görüş net bir tavır koymasa da, NEP’in merkezi planlamayı etkilediği bir “sır” değil…
“Resmi görüş” dedik: Ekonominin yüzde 95’i devlete ait Küba’da hükümet beş yıl içinde kamu çalışanlarının kadrolarının kısılmasını ve küçük işletmeleri teşvik ederek serbest meslek sahiplerinin artırılmasını kararlaştırılırken;[58] Küba Büyükelçisi Jorge Quesada Concepción şunları diyor:
“1990’da Küba SSCB’nin ortadan kalkmasıyla derin bir ekonomik kriz yaşadı, dünyada ekonomik olarak yalnız kaldı. O dönemde ABD ablukayı daha da güçlendirdi; öyle ki, ABD hükümeti “Devrim”in sonunun geldiğini bile düşündü. O günlerde de yüz yüze kaldığımız ekonomik problemleri çözmek için, devrimin temel prensiplerini koruyarak bazı dönüşümler yapmaya başlamıştık aslında. Yapılan bu dönüşümlerle değişen dünyaya uyum sağlarken, devrimin en temel kazanımları olan ücretsiz sağlık ve eğitim hizmetleri, bütün vatandaşları istisnasız kapsayan sosyal güvenlik sistemi gibi temel haklardan vazgeçilmesi düşünülmedi bile. O zamandan günümüze yaklaşık 20 yıldır, sosyalist ekonominin günümüz koşullarına göre yeniden biçimlendirilmesi sürüyor. Bu ekonomik sistemde işçiler, çalışanlar üretimin gerçek sahipleridir. Bütün insanlar devletin koruması altındadır ve yaşamsal ihtiyaçları devlet tarafından sağlanır. Günümüzde küresel ekonomik krizden etkilenmeyen ülke yok. Çok fazla doğal kaynağı olmayan, hammadde ihtiyacında dışa bağımlı olan Küba da bu krizden etkilendi. Obama’nın bütün söylemlerine rağmen de abluka olduğu gibi kaldı. Bununla birlikte bizim de ekonomi alanında hatalarımız oldu. Devletin kayıtsız şartsız her durumda vatandaşlarını destekleme anlayışı, yurttaşlarda bütün ekonomik problemlerin devlet tarafından çözülmesi gerektiği anlayışını yarattı. Bu da zaman içinde verimliliğin düşmesine neden oldu. Çünkü insanlar her ayın sonunda, yaptıkları işin sonucuna bakılmaksızın maaşlarını alacaklarını biliyorlardı.”[59]
Yine aynı konuda Küba Komünist Partisi Merkez Komite Üyesi ve Uluslararası İlişkiler Sekreter Yardımcısı Juan Carlos Marsan Aguilera, “Şu anda yapmakta olduğumuz sosyalizmi kurma süreci başlı başına zor bir iş ve bizim daha önce sahip olduğumuz bazı tarihsel referanslar başarısızlığa uğradı. Raúl Castro da sosyalizmi kurmanın henüz tanımadığımız ve keşfetmemiz gereken bir süreç olduğunu söyledi. Dolayısıyla sosyalizmi kurmak bizim için bir hedefken, komünizmi kurmak bundan çok çok daha uzak bir hedef. Şu andaki anayasa taslağı, Küba’nın sosyalist karakterinin altını bir defa daha çiziyor. Dolayısı ile hedef ve ideallerden vazgeçmemiz söz konusu değil. Komünizme ait bütün referanslar, partinin tüzüğünde, programında korunuyor,”[60] derken Küba’nın Ankara Büyükelçisi Luis Alberto Amorós Núñez de ekliyordu:
“Küba toplumu son 10-15 yılda büyük değişimler yaşadı. Biz buna Küba modelinin tazelenmesi/güncellenmesi adını veriyoruz. Örneğin Küba ekonomisinin çok daha verimli hâle gelmesi, Kübalıların ekonomik ve toplumsal özlemlerinin hayata geçmesi için yeni olanaklara açık hâle getirilmesi büyük önem taşıyor.
Üretimimizi sürdürülebilir hâle getirmemiz gerekiyor. Bunu sağlamak üzere son 10-15 yılda ekonomimize yabancı sermaye girişinin önünü açacak, piyasaya daha fazla alan açacak pek çok yeni düzenlemeye imza attık. Bu düzenlemeler de en başta Küba Komünist Partisi’nin kongresinde ele alındı. Bu konu ayrıca ‘Küba modelinin yapılandırılması’ başlığıyla toplumda da tartışıldı ve düzenlemeler meclisten geçirildi. Anayasanın da bu güncellemeleri yansıtması gerekiyordu.
Özet olarak, anayasa ekonomimizin ve devrimimizin sürdürülebilirliği için ihtiyaç duyduğumuz unsurları içeriyor. Hele ki yalnızca piyasanın, neo-liberalizmin borusunun öttüğü bir ortamda halkın gücünü artırmak, kamu işletmelerini, kamu ekonomisini güçlendirmek önem taşıyordu. Örneğin Küba’nın tüm ulusal kaynakları, madenleri, suları, yeraltı ve yerüstü zenginlikleri Küba halkına aittir. Anayasada bu ilkenin de altı çizildi. Hâlbuki ‘bunları özel işletmelere verin’ de deniyor. Ama kaynaklarımızın gerçek sahibi halktır ve sosyalizm de budur zaten. Biz sosyalist bir ülkeyiz ve bu ilkemiz anayasamızda bir kez daha yansımasını buluyor.
Anayasa aynı zamanda devrimin tarihi önderlerinin fikirlerinin de devam ettiğini gösteriyor. Önderlerin fikirlerinden vazgeçmedik. Küba devriminin en önemli iddiaları yaşamaya devam ediyor. Bu da anayasada yansıtılmış durumda.”[61]
Elbet “resmi görüş”ün önlemleri ABD ambargosuyla doğrudan ilintiliyken; emperyalist ABD, yıkamadığı Küba’yı başkalaştırmayı deniyor. “Normalleşme” adı altında bunu Küba’ya dayatıyor.
Bu amaçla Katoliklerin ruhani lideri Papa Francesco’nun Küba ziyaretini[62] ya da yıllardır yönetim ile kilise arasında inişli çıkışlı ilişkinin yaşandığı ülkede Kardinal Jaime Ortega’nın, “Hükümetin reformları hepimizi kapsıyor ve insanlar tarafından anlaşılması gerekiyor,”[63] temennisini kullanıyor.
Oysa çok önceleri Fidel Castro, Havana Üniversitesi Öğrenci Federasyonu’na yazdığı mektupta, “Ne ABD’nin politikasına güveniyorum ne de onlarla iki çift laf ettim. Ama bu çatışmalara barışçı çözümü reddettiğim anlamına gelmez,”[64] ve “Sosyalist bir devlet yapay döllenme veya doku nakli ile kurulamaz… Küba, sosyalizmin Kızıl Ordu’nun muzaffer birlikleri tarafından getirildiği bir ülke değildir. Küba’da sosyalizmi biz Kübalılar şekillendiriyoruz, özgün biçimde ve kahramanca bir kavgayla. Devrimimizi yok etmek isteyen, dünyanın en güçlü imparatorluğuna karşı 30 yıllık direnişimiz, politik ve ahlâkî güçlülüğümüzü ortaya sermektedir… Küba’da Devrim, sosyalizm ve ulusal bağımsızlık, ayrılmaz biçimde birleşmiştir,”[65] ifadelerini kullanmıştı.
Buraya kadar değindiklerimizi V. İ. Lenin’in, “Her kim ki, Avrupa ve Asya’daki deneyimlere rağmen, sınıfsız bir politikadan söz ederse, ya da sınıfa dayanmayan bir sosyalizmden söz ederse, kafese kapatılıp Avustralya kangurusuyla birlikte sergilenmeyi hak eder,”[66] vurgusuyla toparlarsak…
Küba Ulusal Meclisi’nin anayasaya üretim araçları üzerinde özel mülkiyeti eklemeyi öngördüğü tartışmalarda, kimi yazarlar özel sektörün önünün açılmasını, bunun ülkeyi ekonomik bakımdan geliştireceği görüşüyle savunurken; kimi sosyalist aydınlar ise bunun ülkede kapitalizmi geliştirerek işçi sınıfı ve yoksullar için yıkım getireceğini belirtiyorlar.
Hangisinin vücut bulacağı, yani Küba’daki durum, neyin nasıl yapılacağıyla, ABD ambargosu ve enternasyonal dayanışmanın boyunlarıyla ilişkilidir.
Sosyalist ekonominin önemli özelliği, herhangi bir malın kullanım değerine göre üretilmesidir. Bu kullanım değeri de toplumun ihtiyaçlarına bağlıdır. Dolayısıyla aşırı üretimi engeller. Sosyalist ekonomi sayesinde yaygın bir sağlık bakım programı, her düzeyde vatandaş için devlet destekli ücretsiz eğitim, sübvansiyonlu konutlar var ülkede. Sosyalist bir ekonomiye sahip Küba’da işgücünün yaklaşık yüzde 80’i devlete ait işletmelerde çalışır. Özel sermayesiz Küba’nın dolayısıyla bir borsası da yok.
Peki, her şey yolundaysa neden bu politikadan vazgeçiyor Küba diye düşünülmesi yanlış değil. Yanlış olan Küba’nın sosyalist ekonomiden vazgeçtiğinin düşünülmüş olması. İzin verilen özel işletmeler de kapitalist dünyadakilerinden çok farklı. Küçük işletmeler devlet denetiminde ama bağımsız üretim yapacaklar. Bunun tüm dünya basınında yeniymiş gibi duyurulması da son derece tuhaf çünkü özel girişime izin 1976’da verilmeye başlandı Küba’da. Söz konusu yıl küçük işletmeciliğe dayalı özel girişim Ekonomik Yönetim ve Planlama Sistemi’nin bir parçası olarak kanunla onaylanmıştı. 1981 nüfus sayımında özel işletmeler nüfusun yüzde 1.6’sına tekabül ediyordu. 1985’te ülkede özel girişimci sayısı 39 bindi.
Planlı özel sermayenin varlığı ülkenin sosyalist çizgisine ters düşmedi. Küçük çaplı özel işletmelere izin verilme ihtiyacının nedeni, devlet tarafından yürütülen sübvansiyonların çok sayıda sosyal programı desteklemek için yetersiz hâle gelmesiydi.[67]
Soru(n) kıldan ince, kılıçtan keskin dengenin kontrolü ve Fidel Castro’nun uyarısındaydı: “Sosyalizmin mükemmelleştirilmesi gerektiği ilan ediliyor. Buna kimse ilkesel düzeyde karşı çıkamaz. Bütün insan emeğine içerilmiş ve sürekli uygulanan bir ilkedir bu. Ama Marksizm-Leninizmin en temel ilkeleri lağvedilerek sosyalizm mükemmelleştirilebilir mi? Bahse konu reformlar neden kapitalist bir yolda ilerlesin ki? Biz hiçbir zaman, devrimci hareketin kahramanca ve güzel tarihi boyunca savunduğu değerlerin son bayraktarı olmak istemedik, ama kader bize sosyalizmin son savunucularından birisi olma görevini yüklerse, Yanki İmparatorluğu’nun Hitler’in hayallerini gerçekleştirip dünyaya hâkim olduğu şartlar altında, bu siperi kanımızın son damlasına kadar savunmayı bileceğiz.”[68]
Evet, uyanık olmak, çok uyanık olmak gerek.[69] Çünkü sermaye ne bireysel özel mülkiyete, ne de kapitalist girişimcinin varlığına indirgenebilir. Sermaye bunları da kullanarak kendini yeniden üreten bir toplumsal metabolik sistem (Metzaros), canlı emek tüketen bir “kâr makinesi” (Deleuze, Guattari), bu tanımları da kapsayan en yoğun ifadeyle bir toplumsal ilişkidir (Marx). Sermaye, canlı emeği tüketerek kendine katmadan var olamayan bir vampirdir (canlı organizmaya yabancı olduğu için cansız, ama hareket hâlinde olduğundan ölü değil).
Bu yüzden, kapitalistlerin bireysel özel mülkiyetlerini devlet mülkiyetine çevirmek yetmez. Vampirin canlı emeği egemenlik altında tutmasına, tüketmesine olanak veren toplumsal ilişkilerin de (ideolojileri ve öznellikleriyle birlikte) yıkılması gerekir. Bu çekirdek ailenin, sivil toplumun (ekonomi-siyaset ayrımı), eğitim, sağlık, cezalandırma, savunma örgütlenmelerinin, devletin (hiyerarşik merkezlerden oluşan ağ yapılı organizmanın) dönüştürülmesi demektir: Vampiri öldürmek gerekir!
SSCB’nin, Küba’nın sosyalizm tanımını alacak noktaya kadar ilerleyebildiğini, vampiri öldürebildiğini söylemek zor.[70]
Küba bunu başaramadı, evet.[71]
Ama bunda “Proletarya enternasyonalizmi ve devrim”den çokça söz edip de, pratik yükümlülüklerini yerine getirmeyen bizim suçumuz az mıdır sanki?
KÜBA GERÇEĞİ
David Icke’ın, “Gerçek daha çizmelerini ayağına geçirmeden, yalan dünyayı dolaşırmış,” betimlemesindeki bir dünyada kimsenin “Küba Gerçeği”ni “hafife alma” lüksü olmadığı gibi haddi de değildir.
Kübalı şair A. Alonso Grou, “Biz insanlara inanmalarını değil, okumalarını öneriyoruz,” derken; yine Kübalı müzik grubu Buena Fe’nin de hatırlattığı gibi, “Her bir insan değerlidir burada,”[72] vurgusuyla betimlenen Küba, insan(lık) için bir değerdir.
Kolay mı?
1959’a dek ABD’nin sömürgesi konumundaki Küba, devrimden sonra ABD’nin uyguladığı tüm baskılara karşı, varlığını onurlu ve bağımsız bir ülke olarak sürdürdü. Küba yönetimi, ABD’nin ekonomik ambargosuna, ABD destekli işgal ve darbe girişimlerine, ABD destekli suikast girişimlerine karşı onlarca yıl direnmiş, ekonomik ve askeri gücü olmayan ülkelerin de, kapitalizme ve emperyalizme meydan okuyabileceklerini bütün dünyaya kanıtlamıştır.
ABD’nin sadece 90 mil uzağında olan Küba’nın onurlu direnişi, aynı zamanda dünyaya verilmiş bir ahlâk, erdem ve devrimcilik dersidir.
1953’de Moncada Kışlası’na silahlı baskın sonrasında yargılandığı savunmasında, “Beni mahkûm edin, fark etmez. Çünkü tarih beni aklayacaktır,” diyen Fidel Castro’yu tarih gerçekten de akladı.
Castro’nun tarih tarafından aklanması elbette çok büyük bir mücadelenin sonucudur. Castro’nun da söylediği gibi, devrim, üzerine güller serpilmiş bir yatak değil, gelecek ile geçmiş arasında ölümüne bir mücadeleydi. Yine Che Guevara’nın da dediği gibi, “Ne için yaşadığımızı, onun için ölmeyi göze alırsak bilebiliriz.”
Bu onurlu insanları ne olduğunu kanıtlayan bir serüvendir.
Ve ilaveten “Soğuk savaş”ın sert fırtınalı yılları boyunca Küba, ABD’nin burnunun ucundaki “çıban” olarak, Amerikan ve batılı emperyalistlerin ekonomik ambargoları siyasi kuşatmalarına, CIA organizasyonu yüzlerce suikast girişimi, sayısız CIA-mafya provokasyonuna karşın, dünya halklarının Amerikan emperyalizmine karşı devrimci üssü, Castro da bu üssün güvenilir, gür sesli komutanı olmuştur.
Küba daima ezilenlerle dayanışma içindedir. Angola’dan Bolivya’ya, vd’lerine adil, eşitlikçi ve enternasyonalisttir.
Tıpkı Fidel Castro’nun, İran hükümetine Yahudilerin var oluş mücadelesini ve Holocaust’un eşsizliğini anlamasını salık verip, “Ancak böyle barışa hizmet edilir,”[73] uyarısı ve İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’a “Yahudilere sataşmayı bırakması”[74] çağrısında bulunduğu gibi.
Evet, evet Küba bir enternasyonal dayanışma anıtıdır.
“Özgürlüğün bedeli nedir? Bir ulusu özgürleştirmenin bedeli nedir? Sizin için savaşan bir ülkenin hakkı nasıl ödenir? Küba, altın ya da petrol için değil sadece düşen yoldaşlarından geri kalanları almak için Afrika’ya geldi. Dostlarımızı asla unutmayacağız. Küba dostumuzdur. Fidel dostumuzdur.”
Dünyanın Fidel Castro’ya vedasında Afrika önemli bir yer tuttu. Çünkü Küba devrimi ve Afrika halklarının özgürlük mücadelesinin yolu XX. yüzyılın ikinci yarısında sıklıkla kesişmişti. Yazının girişinde alıntıladığımız sözler, Castro için Havana’da düzenlenen törende Namibiya Devlet Başkanı Hage Geingob tarafından sarf edilmişti.
Aslında bu sözlerin ruhu Nelson Mandela’ya aitti:
“Kübalılar Afrika halklarının kalbinde özel bir yere sahiptir. Kübalı enternasyonalistler, Afrika’nın özgürlüğü için mukayese edilemez katkılar yaptılar. Kübalılar bölgemize doktor olarak, öğretmen olarak, asker olarak, tarım uzmanı olarak geldi ama hiçbir zaman sömürgeci olarak gelmedi. Sömürgecilik, azgelişmişlik ve ayrımcılığa karşı bizlerle aynı siperleri paylaştılar.”
Mandela’nın Küba için söyledikleri, tüm demagojilerin ve çarpıtmaların ötesinde Castro ve Küba’nın dünyanın geri kalanından neden çok daha ileride olduğunun yanıtını vermek için yeterli.
1975’te Angola’nın bağımsızlığını koruması için, devrimci hükümetin çağrısıyla Carlota Operasyonu’nu başlatan Küba, kendi küçük adasından binlerce askeri güneybatı Afrika’ya sevk etti. Karşılarında ABD emperyalizmini arkasına alan Güney Afrika’nın ırkçı apartheid rejimi vardı. Küba ordusu ve Angola’nın Bağımsızlığı İçin Halk Hareketi, Güney Afrika ordusunu durdurmakla kalmadı, geri çekilmeye de zorladı. Küba’nın bölgede devrimin korunması için tuttuğu güçler, 1988’de Namibiya’nın da Güney Afrika işgalinden kurtulmasında önemli rol oynadı. Kübalı güçlerin yardımcı olduğu direniş, Apartheid rejiminin “yenilmez” imajını yerle bir etti.
Mandela bunu, “Bu zafer, rejimin yenilemezliğine dair efsaneyi çökertti ve Güney Afrika’da mücadele halindeki kitlelere ilham verdi. Angola’daki zafer, kıtamızın özgürleşmesi ve bizim Apartheid rejiminden kurtuluşumuzda dönüm noktası oldu” sözleriyle anlatıyordu.
Nitekim rejim, birkaç sene içerisinde cezaevindeki Mandela ile uzlaşma yoluna gitmek zorunda kaldı ve Güney Afrika’da yeni bir sayfa açıldı…
Fidel Castro, çoğunluğu beyaz olan bir adada hiç çekinmeden “Küba halkı Latin-Afrika halkıdır” diyebildi. Böylece, mücadele ettiği güçlerin sömürgeci, köleci tarihini bir kez daha mahkûm etti. Sözde “demokrasi” ABD, hâlen ırkçılıkla boğuşurken o, derisinin rengiyle bölünmeyen bir halkla devrimini ayakta tuttu.[75]
Bir şey daha: Komünist Partisi’ndeki son konuşmasında, “Yakında ben de gideceğim. Ancak Kübalı komünistlerin idealleri ve inançları bu dünya ve insanlığın hayrına işlemeye devam edecek,” diyen Fidel Castro’nun Küba gerçeği öğretici ve inatçıdır.
XX. yüzyılda en yüksek insanlık değerleri üzerinde inşa edilmiştir. Devrimcidir ve en derin adaletsizlikleri dünyasında adalet savaşçısıdır, tutkudur, coşkudur.
Eduardo Galeano Küba devrimini coşkuyla anlatırken, “1958’de Küba’daki fahişelerin sayısı, maden işçilerin sayısından fazlaydı” saptamasını kullanıp; devrim sonrası Küba için der ki: “Unutmamak gerekir ki, kapitalist toplumların tersine, sosyalist toplumlarda işçiler işsizlik korkusu ya da kıskançlıkla hareket etmezler. Onları harekete geçiren, dayanışma, toplu sorumluluk, insanı bencillikten kurtaran görev ve hakların bilincidir. Bir ulusun bilinci bir gecede değişmez.”[76]
ABD ambargosu (Kübalıların deyişiyle ablukası) acımasızca sürüyorken; Küba hâlâ direniyor!
Ve de ABD’nin Küba’ya uyguladığı ambargo, BM Genel Kurulu’na üye devletlerin ezici bir çoğunluğu tarafından kabul edilmiyor. Ancak, Birleşmiş Milletler’in mükerrer kararlarına, özellikle de 7 Kasım 2001 tarihli 56/9 sayılı kararına rağmen, ABD hükümetince sürdürülüyor!
Buna rağmen Küba hâlâ, yeryüzünün, nüfusuna oranla en çok okulu ve öğretmeni olan ülke! Eğitimin her insanın doğal hakkı sayıldığı ve parasız olduğu ülke!
İnsan başına en çok doktor ve öğretmen düşen ülke! Çocuk ölümlerinin en aza indirildiği, tüm sağlık hizmetlerinin ücretsiz karşılandığı ülke!
“Baş düşman” ABD’ye kuş uçuşu mesafedeki Küba hiç bir zaman bunu bahane ederek toplumun kalkınmasını ikinci plana atmadı. 1990’ların başında savunma harcamalarını yüzde 86 oranında kısıtladı. Tasarruf önlemleri çerçevesinde on beş bakanlığı lağvetti. Ama sağlık ile sosyal hizmetler konusunda herhangi bir tasarrufa gitmedi. Alt yapı sorunları vardı elbette ama tüm okullar, hastaneler hep açık kaldı. Refah uygulamaları ile sağlık harcamalarının GSYİH içindeki payı 1990’dan 1994’e sırasıyla yüzde 29, yüzde 13 arttı. 1990’ların ortalarında 15 bin yeni tıp uzmanı mezun oldu. Her 202 kişiye bir doktor düşüyor duruma geldi. Ekonomik sıkıntılara rağmen çocuk ölüm oranları hızla düştü.[77]
Hem de küresel kriz kaçınılmaz biçimde Küba’yı da etkilemiş olması ve 1961’den beri ABD ambargosunun sürmesine rağmen, sağlık ve biyoteknoloji alanında ilerleme kaydetti. Sistemli taramalar yoluyla erken teşhis ve tedaviye dayanan sağlık politikaları da çok başarılı.
Öyle bir toplum düşünün ki, her vatandaşın sağlık hakkı devletin sorumluluğunda. Düşünün ki doktorunuzu istediğiniz sıklıkta para ödemeden görebiliyorsunuz. Düşünün ki tek bir elden bakım ve koruyucu tıp hizmetleri her köşe başındaki hekimlerce yürütülebiliyor.
“Nasıl” mı? Çünkü Küba’nın sağlık sistemi sosyalist…[78]
Örneğin XX. yüzyılın büyük felaketlerinden Çernobil nükleer santral kazasının kurbanlarına Küba yardım elini uzatıyor. Küba 24 bin Ukraynalı çocuğu sağlığına kavuşturmak için ücretsiz tedavi etti. 1990’dan beri Belarus ve Rusya’dan da çocuklar tedavi edildi. Ukrayna’nın Çernobil kasabasından tedavi edilmek için Küba’ya getirilen 12 yaşındaki bir çocuk başından geçenleri şöyle anlattı: “Buraya gelmeden önce saçlarım sürekli dökülüyordu. Şimdi tedavi altına alındım. Saçlarım çıkmaya başladı. Bizi rehabilite ederken müzik dinletiyorlar.”[79]
Bunun yanında Kübalı doktorlar, ABD’li hastaların kendi ülkelerinde ulaşamadıkları tedavi olanaklarına ulaşabilmek için üçüncü ülkeler üzerinden gizlice Küba’ya geldiklerini açıkladılar. ‘Küba Hematoloji ve İmmünoloji Enstitüsü’ Başkanı Dr. Jose Manuel Ballestar, ülkelerinde sağlık hizmetlerinin pahalı olması nedeniyle bazı hastaların tedavi olmak üzere Küba’ya geldikerini, zorluklara karşın bu hastalara yardım edildiğini açıkladı.
‘Onkoloji ve Radyobiyoloji Enstitüsü’ Başkanı Lâzaro Anasagasti de, hastaların ikinci bir tıbbi görüş almak ya da abluka nedeniyle ABD’de satılmayan Küba üretimi ilaçlarla tedavi olabilmek amacıyla üçüncü ülkeler üzerinden ülkeye gizlice girdiklerini belirtti.[80]
Bunlar böyleyken Küba, bir yandan salgınla, diğer yandan da ABD ambargosuyla mücadele ediyor. Kendi aşısını üreten Küba, ambargo nedeniyle ‘şırınga’ya erişemiyor.
Küba salgından kötü ilgilenen birçok ülkeye doktor ve hemşireleri göndererek, dayanışmanın en iyi örneklerinden birini sergilemişti ve laboratuvar malzemeleri ile denek yetersizliğine rağmen coronavirüs’e karşı beş farklı tür aşı geliştirmeyi başardı.[81]
Ya sanat?
Küba’da tam 400 tiyatro var. Alicia Alonso yönetimindeki Küba Ulusal Balesi dünya çapında bir üne sahip. Ressamların, heykeltıraşların, müzisyenlerin, bestecilerin önünü tıkayan hiçbir engel yok.[82]
Ve spor…
Küba’nın 1 Ocak 1959’daki Devrim’den önce; 1900’de Paris’te, 1904’te St. Louis’de ve 1948’de Londra’da kazandığı 4’ü altın toplam 5 Olimpiyat madalyası rekoru vardı. O dönemde spor hükümetin önceliği olmaktan uzaktı. Adadaki az sayıdaki spor tesisi başkent Havana’da yoğunlaşmıştı. Bu tesisler de az sayıda varlıklı burjuva kesimine ayrılmıştı. Dolayısıyla nüfusun büyük çoğunluğu spora erişimden dışlanmıştı.
Ancak 1 Ocak 1959’da Sosyalist Devrim’den sonra eğitim, kültür ve sporun gelişimini ulusal bir öncelik hâline getirerek dünya çapında referans hâline geldi. 1896’dan 2021’e kadar ki dönemde 84 altın, 69 gümüş ve 82 bronz olmak üzere toplam 235 madalya ile Latin Amerika’da ilk sıradadır. Küba’nın Latin Amerika’da rakibi yok. Kişi başına düşen Olimpiyat altın madalyası bakımından, yaklaşık 12 milyon nüfuslu Küba, dünyada ilk sırada. Üstelik boks 41’i altın, 19’u gümüş ve 18’i bronz olmak üzere en az 78 Olimpiyat madalyası ile Küba’nın en önemli sporu oldu.
Küba genelinde mümkün olduğunca çok sayıda insanın erişebileceği, ücretsiz kamu tesisleri inşa edildi. Beden eğitimi ve spor her okulda diğer derslerle aynı şekilde öğretildi. Böylece, spor halkın yararlanmasına sunularak bir avuç burjuva azınlığa ayrılmış bir ayrıcalık olmaktan çıktı. 1962’de, para ile dönen profesyonel spor yasaklandı. Olimpiyat ruhunu benimsemek için siyasi bir seçim yapıldı. Bu tercihten, muhteşem sonuçlar elde etti.[83]
Ve iki örnek…
İlki Arif Sağ’dan: Akciğer kanseri tedavisi için gittiği Küba dönüşü, “Doktorum ‘Küba’da bir ilaç varmış, oradaki tedaviyi görmeni öneririm’ dedi. Dışarıdan birilerini anlatsa kesinlikle gitmezdim. Ben bilime inanırım. Bilim Küba’daki ilacı kabul ettiği için kabul ettim. Gittim. Orada müthiş bir insani disiplin ile karşılaştım. Yüzü asık, üzgün bir adam görmedim. Böyle bir şey yok. Herkes keyifli. Sokakta şarkı söyleyerek yürüyorlar. Biliyorsunuz pek çok alanda ilaç üretiyorlar, burada 2 bin 700 dolara satılan bir aşı orda 30 dolar. O ilaçlar, kendi halkına bedava. Hastanedeki tüm tedavi bedava. Kanser oranı sıfır gibi duruyor. İnsanlar huzurlu. Ekmek, yiyecek, her şey; ev, hastane, okuma, bedava. Bir insanın yaşamı için ne varsa hepsi bedava. Devlet bir de olur ya, lazım olur diye 30 lira da veriyor.”[84]
İkincisi de Engin Aydın’dan: “Sulu gözlü biri değilim. Yine de ağlamaklı oldum.
Geçimini Viktorya gölünde, külüstür sandalında kürek çekerek ve bulursa kırık dökük İngilizcesi ile turist rehberliği yaparak kazanan Tsuka, küçük kızın evini de görmek isteyip istemediğimi sordu.
Kaçırılır mı?
Saz damlı, toprak sıvanmış çalılardan ibaret duvarları ile yoksulluk anıtı evde küçük kızın annesiyle de tanıştım. Kucağında küçük bir bebek. O anlattı:
– Fidel’in yolladığı doktorun hiç şakası yok. İki ay bebeğimi benim emzireceğimi söyledi. Ona itiraz edemem, çünkü o sanki Ugandalı; sanki o benim gibi biri. Karaderili ama doktor. Fidel yollamış bize. İki ay sonra her gün onun küçük hastanesine gittim ve bebeğim için ucu meme gibi şişeyle Fidel’in yolladığı sütü aldım. Bebeğim Fidel sütü emdi benim.
Soru kaçınılmazdı, sordum:
– Fidel de kim?
Cevap pek yalındı:
– Bilmiyorum. Evi çok uzaklardaymış. Çok uzaklarda ama bize doktor yolladı ve süt yolladı. Bebeğim Fidel sütü emdi benim.
Sulu gözlü biri değilim. Ağlamaklı oldum.
Sevinçten, acıdan ve gururdan…
ABD ambargosu ile kuşatılmış; yıkılan Sovyetler Birliği’nin desteğinden mahrum kalmış ama kusurlarıyla, eksikleriyle de olsa çok yoksul ve yüzyıllarca iliğine kemiğine kadar sömürülmüş bir ‘ada-ülke’de sosyalizm kuruculuğunu inatla deneyen Fidel, Uganda’da bebekler sağlıklı büyüsün diye doktor(lar) ve o bebeğin emmesi için şişeler dolusu süt yollamıştı.
Gururla (Evet, gururla) doldu gözlerim.”[85]
Bu durumda Angela Davis’in, “Artık değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmiyorum, kabul edemediğim şeyleri değiştiriyorum,” sözünü anımsatmaktan başka ne denilebilir ki Küba gerçeği için?
LİBERAL(LER), ZIRVA(LAR) VE HEZEYAN(LAR)
Küba liberaller için “diktatörlük” ile özdeşleştirilmiş bir nefret nesnesidir!
Karşılığını yaşamın verdiği, “Fidel ölürse, Küba kalır mı?”[86] Küba’da Fidel Castro devri bitti, liberal ekonomiye doğru ilerleniyor,”[87] ya da “Castro’nun ‘Küba modeli bitti’ gibi şeyler söylendiği malumunuz. Tabii bu, Küba’nın aykırı ve Castro ile birlikte tarihe gömülecek son ‘komünist’ ülke olduğunu sananlar için ‘eh, biz yıllardır söylüyorduk’ rahatlamasına yol açtı; ama bence hemen rahatlamasınlar çünkü durum pek sandıkları gibi değil. Bu kesim hâlâ sosyalizm deyince, militarist devlet, politbürolar, bir ayağı çukurda liderler ve sınırları dikenli tellerle çevrilmiş halkı yoksullaşırken durmadan silahlanan ülke anlıyor,”[88] benzeri -ucuz mu ucuz!- müphemliklerle malûl cevvalikleriyle saydırırlar:
“5 dolar bahşiş alabilmek için her şeyi yapabilecek bir insan malzemesi oluşturmuş buradaki ‘komünist kapitalizm’! Bu manzara karşısında insan çok utanıyor… Halkını bu şekilde sömüren diktatör Castro’ya lanet okuyor…”[89]
“Burayı solcuların ve steril burjuva turistlerin romantize etmesi insanlığa büyük bir hakaret gibi geliyor bana…”[90]
“Güya ABD Küba’ya ambargo uyguluyor, ama Amerikalı turistler isterlerse direkt uçakla Küba’ya tatile gidebiliyorlar. Ambargo yalnızca mahkûm edilen Kübalılara! Onlar hayatta kalmaya çalışıyor. Castro ise onların tutsaklığı ve yoksulluğunu sömürerek oluşturduğu fotoğrafla ‘Dünyaya başkaldıran lider’ oluyor…”[91]
Bu satırların sahibi herkesin bildiği -yanıtı hak etmeyen!- Nagehan Alçı!
Fidel Castro ile Küba’yı “diktatörlük”(?) diye pazarlayan liberallere, “medeni dünya”larına(!) bakın siz!
Kapitalist diktalar konusunda susan liberaller, Küba için ne diyebilirsiniz ki?!
Aklı başında bir insanın, bir sosyalistin, solcunun, sol partinin “insan hakları”, “demokrasi”, “özgürlük” terimlerine liberal bir perspektiften, Batılı güçlerin gözünden bakmasının “küresel hür dünya”nın değirmenine su taşımak olduğunu anlatmaya gerek var mı hâlâ?
Egemen güçlerin- ki burada Amerikan emperyalizmi oluyor- “insan hakları”, “demokrasi” adı altında gerçekleştirdiği “liberal müdahaleciliğin” dünyayı nasıl kana buladığı, kaosa sürüklediği ortadayken, bu güçlerin peşine takılıp benzer bir ağızla Washington’ın hedef aldığı ülkelere dair argümanlar üretmek başlı başına bir trajedi.
Aslında solun bu akıma kapılarak sürüklenmesi sadece egemenlerin değirmenine su taşımakla da kalmıyor, aynı zamanda bu terimlerin değerini de düşürüyor.
Yakın tarih de tanıktır ki insan hakları ihlâlleri ve demokrasi eksikliği iddiaları defalarca Amerika Birleşik Devletleri ve müttefiklerine siyasi müdahale ve şantaj, hammadde hırsızlığı, darbeler ve savaşlar için bahane teşkil etti.[92]
Liberal şarlatanlık bu gerçekleri “es” geçiyor. Bu budalalığın arkasındaki en önemli husus ise yıllardır ABD’den demokrasi ihracı beklenmesinden başka bir şey değil. Kaldı ki “demokrasi” umdukları çürüyen emperyalizmin ipliğinin pazara çıktığı da -kifayetsiz muhterisler hariç- herkesin malumu!
Tam da burada “Ben bir Marksist-Leninistim ve hayatımın son günlerine kadar Marksist-Leninist olacağım,” diye haykıran Fidel Castro soruyor: “Sosyalizmin başarısızlığından bahsediyorlar da Afrika, Asya ve Latin Amerika’da kapitalizmin başarısı nerede?”
Sonra da hatırlatıyor: “Silahlanma yarışına harcanan milyarlarca doların onda biri bile kullanılsaydı, dünya açlığı sona erebilirdi. Ancak emperyalizmin amacı hayat kurtarmak değil, egemenlik kurmaktır.”
“Kapitalizmi iğrenç buluyorum. Pis, iğrenç, yabancılaştırıcı… çünkü savaşa, ikiyüzlülüğe ve rekabete yol açıyor.”
“Tüm dünyanın da bildiği gibi ben, dünyayı her seferinde daha ciddi bir krize sürükleyen kapitalizmin ne ABD ne de dünyanın geri kalanı için işlerliğinin olmadığını düşünüyorum.”[93]
“Ülkemiz diğer insanlara bomba atmıyor. Biyolojik veya nükleer bombalarımız yok. Doktorlarımızı diğer uluslara yardım etmeleri için eğitiyoruz.”
Liberaller sakın ola unutmasın ve bizi bırakıp giden Fidel’i, çok önceleri “Bir gün Küba’nın bana ihtiyacı olursa, ben yine omzumda silahımla bir kıyıdan Küba’ya geri dönüyor olacağım,”[94] sözlerini kulaklarına küpe etsin.
Evet Küba’da halk, #YoSoyFidel (Ben Fidel’im) sloganlarıyla sokağa çıktığında, Fidel geri dönüyordu…
Tüm bunların yanında bir de ulusalcı hezeyanlar var ki, onlar da diğerlerinden farksız!
Hatırlayın: “Che öldüğünde çantasından Nutuk çıkmış! Çıkar, çıkmıştır, bu da olmuştur. Sınır tanımayan bir hayal âlemi…
Odatv adlı web sitesinde Sinan Meydan imzalı yazı sansasyonu yeşerterek Kemalist forward zincirine imkân verdi. Haber pıtrak gibi yayıldı.
Oysa Che’nin Bolivya yılları üzerine yedi cilt yazan Bolivyalı gazeteci-tarihçi Carlos Soria Galvarro çantadaki kitapların tam listesini aktarıyor:
Marx’ın ‘Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ kitabı, S. R. Vigosky’den ‘Güncel Kapitalizm Teorileri Üzerine Makaleler’, Paul Carrell’den ‘Geliyorlar’, H. B. Philips’ten ‘Analitik Geometri’ ve de Luis Peñaloza’nın yazdığı ‘Bolivya Ekonomi Tarihi’…
Çok geniş bir yelpazede okuyan Che’nin Bolivya’daki kitaplığına dair bir de beş sayfalık liste var. Belki gerillaların çantalarına dağıttığı kitapların listesi bu, belki de yakında okumak istediklerinin… Bu listede Mustafa Kemal yok ama, Nâzım Hikmet’in bir kitabı var; ‘Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim’…”[95]
MARTÍ, FİDEL, CHE, RAÚL
“Devrimde yöntemler gizli, amaçlar açık olmalıdır,” diyen José Julián Martí Küba’da anti-emperyalist özgürlükçü başkaldırının devrimci militanıydı. Onun kıvılcımı büyük bir yangını başlattı.
Ardında bıraktığı uyarılarla:
“Adil olmayan yasalara boyun eğen, kendi vatanının ezilmesine ve kötü muameleye maruz kalmasına göz yuman bir kişi, asla şerefli biri olamaz”…
“Vatan için duyulan sevgi, toprak ana için duyulan ya da çiğnediğimiz çimenlere karşı beslenilen gülünç sevgi değil; onu ezenlere karşı beslenilen yenilmez nefret, ona saldırana karşı beslenilen ebedi hınçtır”…
“Özgürlük, her insanın dürüst olma, ikiyüzlülükten uzak düşünme ve konuşma hakkıdır”…
“Bilmek önemli şeydir. Birinin ülkesini tanımak ve onu bu bilgiyle yönetmek, onu tiranlıktan kurtarmanın tek yoludur”…
“Hangisi daha iyi? Öğrenmeden ölmem mi, öğrenip de ölmem mi?”…
“Bir hükümetin şekli ülkenin yapısından gelmelidir. Hükümet, bir ülkenin doğal unsurlarının dengesinden başka bir şey değildir”…
“Gelişmenin en büyük düşmanı alışkanlıktır”…
“Fırını yakıyoruz ki herkes içinde ekmek pişirebilsin”…
Ve Martí’nin yolunda -üniversite yıllarında, sömürgecilere ve yarattıkları ahlâki yozlaşmaya karşı çıkıp, eşitsizlikten, adaletsizlikten nefret eden- isyancı Fidel Castro Ruz…
2004 Ocak’ında Havana’daki bir toplantıda, “Nasıl öleceğim önemli değil. Ancak kesin olan bir şey varsa, o da ABD’nin bizi işgal etmesi hâlinde savaşarak öleceğim,”[96] diyen Fidel’in cenaze töreninden: “Her Kübalı Fidel’dir. O en zor zamanlarda daima bizimleydi,”[97] denilmesi yanında “Yo Soy Fidel/ Ben Fidel’im,”[98] diye haykırıyordu Küba…
O, eski ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’yi, George Bush döneminde terör şüphelileri üzerinde uygulanan şiddet içerikli sorgulama tekniklerini savunmakla suçlayıp, “İşkenceyi, bir bilgi alma yöntemi olarak görüyorlar… Terörizm gökten inmedi; yöntemleri 1959’daki Küba Devrimi ile mücadele edebilmek için ABD tarafından oluşturuldu,”[99] derken; 84 yaşında, Goldberg’in “Hastalığınız Tanrı’nın varlığı konusunda fikrinizi değiştirdi mi?” sorusunu, “Üzgünüm hâlâ bir diyalektik materyalistim,”[100] yanıtlamıştı.
O, “kadir-i mutlak yanılmaz”lardan değildi.
Örneğin, Küba’daki eşcinsellere büyük haksızlıklar yapıldığını, kendisinin de bunun baş sorumlusu olduğunu açıkladı. Küba’da, siyahlar ve kadınlar gibi, eşcinsellerin de geleneksel olarak ayrımcılığa maruz kaldığına değinen Castro, buna rağmen, yapılan muamelelere yeterince özen göstermediğini kabul ederek, “O dönemde düzenli olarak sabotajlara hedef oluyorduk. Silahlı saldırılar düzenleniyordu. Vatan hainlerini besleyen CIA’in her zaman bir adım önünde olabilmek kolay değildi,”[101] dedi…
Ondan bizlere bir mücadele ve görüşleri kaldı:
“Beni suçlayabilirsiniz, sorun değil. Tarih beni aklayacaktır”…
“Bir devrimci, insanlığa duyduğu derin sevgiyle hareket eden, insanlığın en soylu varlığıdır”…
“Eğer düşmanın seni övüyorsa, sende bir sorun var demektir”…
“Bir katilin, bir hırsızın başbakan olduğu bir cumhuriyette, dürüst kişilerin yerinin ya mezar, ya cezaevi olduğunu anlayabilmek zor bir şey olmasa gerek”…
“Ben her zaman apaçık gerçekler ve adalet için savaşırım”…
“Emperyalizm her zaman yenilmez olduğunu düşünür. Ama bir halk onuru için savaşmaya karar verdiğinde, hiçbir teknoloji veya silah bu iradeyi kıramaz”…
“Amerikalıların yaptıklarının bedelini ağır ödeyeceklerine kendi kendime yemin ettim. Bu savaş bittiğinde, benim için çok daha uzun ve büyük bir savaş başlayacak: Onlara karşı açacağım savaş. Bunun benim gerçek kaderim olacağının farkındayım”…
“Filistin’in Arap nüfusu soykırım eylemlerinin kurbanıdır. Yarı çöl alanlarda arazilerine el konuluyor, sudan yoksun bırakılıyor ve evleri ağır yıkım ekipmanlarıyla yıkılıyor”…
“Bir zaman evvel, ABD bir İngiliz kolonisiydi. O zamanlar İngilizlere sorulduğunda Birleşik Devletler’in bağımsız olmasına imkânsız gözüyle bakılıyordu”…
“Devrim politik bir savaştır ve politik savaş sadece sayısıyla değil, aynı zamanda buna katılanların kalitesiyle kazanılır”…
“Devrim, gelecek ile geçmiş arasında ölüm kalım mücadelesidir”…
“Devrim, tarihsel anın anlamıdır; değiştirilmesi gereken her şeyi değiştirmektir; tam eşitlik ve özgürlüktür… yeryüzünde gerçeği ve fikirleri ezebilecek hiçbir gücün olmadığına dair derin bir inançtır”…
“Fransız Devrimi, insanlık tarihinde devasa bir adımdı. İnsan haklarını ilan etti, feodalizmi devirdi ve burjuva çağını başlattı. Ancak bu, yoksullar için değil, mülk sahibi ayrıcalıklılar için bir devrimdi”…
“Eğer sadıksanız ve hareket planınız varsa ne kadar küçük olduğunuzun hiç bir önemi yoktur”…
“Altmış gün boyunca açlık grevinde kalarak idealleri uğruna ölme kudretine sahip insanların huzurunda despotların eli ayağı titrer! Bunun yanında, yüzyıllar boyunca insani feda ruhunun simgesi hâline gelen İsa’nın çarmıhtaki üç günü nedir ki?”…
“Hiçbirimiz ülkemizin iyiliği dışında bir menfaatin peşinde değiliz. Ülkemiz, şahsi istikbalimizden çok daha önemlidir”…
“Yönetimin bir suçlu veya hırsız tarafından garanti altına alındığı bir cumhuriyette onurlu insanların öldürülmesi veya hapsedilmesi olağandır… Beni lanetleyin. Bunun hiçbir önemi olmayacak; çünkü tarih benim yanımda yer alacak”…
“Bugün politikacılar, halkın cehalet içinde kalmasıyla ilgileniyorlar, çünkü cahil bir halk, fanatizm ve önyargı ekicilerinin, kapitalizmden çıkarı olanların en iyi müttefiki ve ilerlemenin en büyük düşmanıdır”…
“Devletin imkânları kullanılarak yapılan hizmetler vatandaşa lütuf gibi sunulamaz”…
“Diktatörlerin yaptığı ilk iş basın özgürlüğünü yok etmek ve sansür ortamı inşa etmektir. Özgür basın her daim diktatörlüğün baş düşmanıdır”…
“Uluslararası finans kurumlarının prestiji benim gözümde sıfır bile değildir”…
“Cehalet, birçok hastalığın köküdür”…
Böyle diyordu Fidel Castro…
Sonra “Tek bir insanın hayatı, en zengin adamın tüm mal varlığından bir milyon kat daha değerlidir,” vurgusuyla bizi, “Bir ülke özgürlüğünü kazandığında, emperyalist dünya sistemine bir darbe indirmiş oluruz deriz. Ancak bağımsızlık ilan etmenin veya silah zoruyla kazanmanın mücadelenin sadece yarısı olduğunun farkında olmalıyız. Özgürlük ancak bir ülke emperyalizmin ekonomik zincirlerini kırdığında gelir,” diye uyaran Ernesto Che Guevara…
“Bizim mücadelemizde sınırlar yok, tüm dünyada olanlar bizi ilgilendiriyor”…
“İnsanlığa duyduğumuz bu sevginin somut eylemlere, örnek teşkil eden davranışlara, harekete geçirici bir güce dönüşmesi için her gün çaba göstermeliyiz”…
“Adaletsizlik karşısında sessiz kalmaya başladığımızda ölmeye başlarız”…
“Her haksızlığa öfkeyle titriyorsanız, o zaman siz benim yoldaşımsınız”…
“Dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir insana karşı işlenen her türlü haksızlığı derinden hissedebilmeye her zaman gayret edin. Bu, bir devrimcinin en güzel özelliğidir”…
“Devrimci, seven insandır. Hayatı, insanları, adaleti ve her şeyden önce güzelliği sever”…
“Uğruna ölümü göze aldığınız hiçbir şey yoksa, hayatınızda yaşamaya değer hiçbir şey yok demektir”…
“İçindeki sevgiyi kaybetmeden mücadeleye devam edebilmeli insan”…
“Eğer birlikte savaşmazsak, bizi ayrı ayrı öldürecekler”…
“Dünya ancak bütünüyle devrimci bir sürece girdiğinde kurtarılabilir”…
“Kukla hükümetler ya da zayıf ve korkak hükümetler, yankee beylerinin emirlerine karşı çıkmamaktadırlar”…
Bir de, “Çözülme bekleyenler yanılacak,”[102] vurgusuyla, “Fidel Fidel’dir, Fidel’in yeri doldurulamaz ve ama şunu da biliyoruz Fidel fiziksel olarak artık bizimle olmadığında da; onun fikirleri her zaman bizimle olacaktır, ülkemizin temsil ettiği saygınlığı ve toplumsal adaleti inşa etmeyi mümkün kılan aynı fikirlerdir,”[103] diyen Raúl Modesto Castro Ruz…
O, salt Fidel’in kardeşi olduğu için önemli değildir! Raúl Castro da Küba halkının gerçek önderlerinden, “Comandante”lerinden biri, tıpkı Che, Camilo ya da Fidel gibi. 1950’den beri, Havana’da yer altı örgütlenmesinde, Moncada Kışlası Baskını’nda, Fidel’in “Tarih beni beraat ettirecektir!” haykırışıyla ünlü savunmasını yaptığı mahkemede, cezaevinde, Meksika’da sürgünleri örgütlerken, Granma yatında Küba’ya doğru yola çıkarken, Sierra Maestra’da savaşırken, Havana’da devrim sevincini yaşarken, Küba’da sosyalizmi kurarken ve savunurken, Domuzlar Körfezi’ne CIA destekli paralı askerler saldırdığında, SCCB dağıldıktan sonra ortaya çıkan Özel Dönem’de Fidel Castro’nun yanı başında ve devrimci mücadelenin en ön safındaydı… Bir kez daha vurgulayalım; Raúl Castro da Fidel’in kardeşi olduğu için değil, devrimin önemli bir komutanı, ülke emektarı olduğu için, Küba halkının önderlerinden birisidir.
Özetle Onlar, Friedrich Nietzsche’nin, “Yürekli kişi; korkuyu bilen, korkuyu yenendir, uçurumu gören ama ona gururla bakandır yürekli kişi” tanımına birebir uyarlar.
NİHAYET
Sürdürülemez kapitalizm çöküyor, “barbarlık” denilen hâl bununla ilintili…
Antonio Gramsci’nin, “Her çöküş, entelektüel ve ahlâki bozukluğu da beraberinde getirir. En kötü dehşetler karşısında dahi umutsuzluğa kapılmayan ve her türden aptallığa meyli olmayan, ayık, sabırlı insanları yaratmak zorunludur. Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği,” diye betimlediği söz konusu koordinatlarda; Manuel Cabieses Donoso’nun, “Küba Devrimi’nin en önemli özellikleri, onuru, acılar karşısında gösterdiği bitmez tükenmez dayanışması ve diğer halkların ihtiyaçlarına duyduğu ilgidir,”[104] saptaması kulaklara küpe edilmelidir.
Evet, yıllardır insan(lık)la dayanışma hâlindeki Küba ile dayanışma sırası, bizdedir. “Emperyalizmin en büyük korkusu, anti-emperyalist mücadelenin soyut bir slogan olmaktan çıkıp, kitleler tarafından benimsenen somut, meşru bir gerçekliğe dönüşmesidir,” ifadesindeki üzere Georges Abdallah’ın…
O hâlde Nâzım Hikmet’le başladığımız satırlarımızı, yine onunla sonlandıralım:
“Küba’dan döndüm bu sabah/ Küba meydanında altı milyon kişi akı karası melezi ışıklı bir çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya/ sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin/ işin kolayına kaçmadan ama / gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil/ ne de ak örtüde elmaların/ ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini/ sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin/ 1961 yazı ortalarındaki Küba’nın resmini yapabilir misin/ çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem gayrının/ resmini yapabilir misin üstat?”
22 Şubat 2026 17:34:21, Muğla.
N O T L A R
[1] Friedrich Nietzsche
[2] Bkz: i) Temel Demirer, “Devrimin ‘Yeşil Timsah’ı: Küba”, 27 Ekim 2008… https://temeldemirer.blogspot.com/2012/04/devrimin-yesil-timsah-kuba.html ; ii) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Fidel İçin Sancağı Yarıya İndirmeyin, Daha da Yükseltin!”, 27 Kasım 2016… https://temeldemirer.blogspot.com/2016/11/fidel-icin-sancagi-yariya-indirmeyin.html ; iii) Temel Demirer, “Che Her Yerdedir; Bizimledir!”, Rojnameya Newroz, Yıl:6, No:224, 17 Kasım 2012… ; iv) Temel Demirer, “Devrimci Sosyalistlerin Che’si”, Kaldıraç Dergisi, No:294, Ocak 2026… ; v) Temel Demirer, “Komutan(ımız) Che”, Rojnameya Newroz, Yıl:4, No:149, 20 Ekim 2010… ; vi) Temel Demirer, “Conquistadore’lere ve Ardıllarına Direnen Abya Yala”, Kaldıraç Dergisi, No:280, Kasım 2024… ; vii) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Dersimiz: Komutan(ımız) Che veya Hasta Siempre, Commandante!”, Kaldıraç Dergisi, No:231, Ekim 2020… ; viii) Sibel Özbudun, “Che’den Korkun, O Şimdi Her Yerde!”, Rojnameya Newroz, Ekim 2025… https://sibelozbudun.blogspot.com/2025/10/cheden-korkun-o-simdi-her-yerde1.html
[3] Milliyet, 24 Kasım 1996.
[4] Yaşar Kemal, Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca, Cem Yay., 1977.
[5] Thomas Bernhard, Eski Ustalar, çev: Sezer Duru, YKY, 2015, s.104.
[6] “Küba’da Sokaklar Devrimcilere Ait”, Birgün, 13 Temmuz 2021, s.4.
[7] “Küba Devrimi 63 Yaşında: Ablukaya İnat Hâlâ Ayakta”, Birgün, 2 Ocak 2022, s.10.
[8] “Raúl Castro: Batista Rejiminin Yıkıldığını Öğrendiğim An”, 6 Ocak 2021… https://gorus21.com/Raúl-castro-batista-rejiminin-yikildigini-ogrendigim-an/
[9] Kanat Atkaya, “3 Bin Yüce Portakal Adına; Elveda Fidel”, Hürriyet, 24 Kasım 2016, s.8.
[10] “Bağımsızlık Mücadelesinin Tarihi”, Birgün Pazar, 13 Nisan 2025, s.9.
[11] Jorge Quesada Concepcion, “ABD Başkanları Devletin Tutsağı”, Cumhuriyet, 6 Kasım 2011, s.12.
[12] “Beyaz Saray’dan İtiraf: Küba Twitter’ı Doğru”, Radikal, 5 Nisan 2014, s.21.
[13] “Küba, Twitter’la Devrilir Sanmışlar”,Taraf, 4 Nisan 2014, s.2.
[14] “ABD’den Küba İtirafı”, Özgür Gündem, 5 Nisan 2014, s.13.
[15] “Küba’da Rejimi Değiştirme Planları”, Cumhuriyet, 20 Aralık 2010, s.11.
[16] “Kübalı Muhalifler 1 Milyon Kişilik Gösteri ‘Hayal’ Etmiş”, Radikal, 20 Aralık 2010, s.29.
[17] “Küba’da Krizi Derinleştiren Yangın”, 14 Şubat 2026… https://www.cumhuriyet.com.tr/dunya/kuba-da-krizi-derinlestiren-yangin-petrol-rafinerisi-alevlere-teslim-2478755
[18] Francisco Dominguez, “Dayanışmanın Sembolüdür Küba”, Birgün, 19 Temmuz 2021, s.5.
[19] Ceyda Karan, “Comandante Fidel”, Cumhuriyet, 28 Kasım 2016, s.7.
[20] Deniz Güngör, “Rosa Miriam Elizalde: Dayanışma En Büyük Müttefik”, Birgün, 29 Ağustos 2021, s.5.
[21] “638 Suikast İşe Yaramadı”, Özgür Gündem, 19 Aralık 2014, s.13.
[22] Verda Özer, “Küba Hamlesi: Soğuk Savaş Bitti mi, Dirildi mi?”, Hürriyet, 20 Aralık 2014, s.16.
[23] https://x.com/_Davidcu/status/1715690373593391275
[24] Mustafa Kemal Erdemol, “Küba’da Gösterilerin Gerçek Nedeni Ambargolar”, Cumhuriyet, 16 Temmuz 2021, s.7.
[25] Türkkaya Ataöv, “Küba’ya Ambargo İnsanlık Dışı”, Cumhuriyet, 20 Kasım 2013, s.18.
[26] “Abluka Dağılmalı”, Birgün, 15 Şubat 2022, s.10.
[27] Barış Terkoğlu- Barış Pehlivan, “Canel, Türkiye’de Küba Dostlarıyla Buluştu”, Cumhuriyet, 24 Kasım 2022, s.7.
[28] Cüneyt Göksu, “Küba ve İşsizlik”, Birgün, 21 Ekim 2009, s.5.
[29] H. Mehmet Günday, “Küba Var Olma Mücadelesini Çoktan Kazanmış”, Evrensel Pazar, 11 Aralık 2016, s.12-13.
[30] Murat Birdal, “Neden Bir Küba Kadar Olamıyoruz?”, Evrensel, 23 Eylül 2016, s.5.
[31] Murat Mumcu, “Öteki Küba”, Cumhuriyet, 30 Haziran 2014, s.9.
[32] Zoe Alexandra, “Küba Karanlığa Gömüldü”, Birgün, 21 Ekim 2024, s.10.
[33] Atilio Boron, “Muhalifler ve Hainler…”, Pagina12, 23 Mart 2010.
[34] “Küba’da Açlık Grevi Yayılıyor”, Radikal, 28 Şubat 2010, s.13.
[35] “Havana’da Duygusal Buluşma”, Cumhuriyet, 26 Şubat 2010, s.10.
[36] İnci Aral, “Küba’nın ‘Amnios’u”, Cumhuriyet, 9 Kasım 2010, s.16.
[37] Hernando Calvo Ospina, “… ‘Muhalifler’ İnatçı Küba’ya Karşı”, Cubadebate, 14 Temmuz 2010.
[38] Can Dündar, “Devrim Güncelleniyor”, Cumhuriyet, 1 Ekim 2015, s.11.
[39] Damien Cave, “Küba’nın Yavaş Evrimi”, The New York Times, 9 Mart 2014, s.1-3.
[40] “Küba’dan Yabancı Sermaye Açılımı”, Karşı Gazetesi, 4 Nisan 2014, s.12.
[41] A. Engin Yılmaz, “Küba Komünist Partisi 8. Kongresi Üzerine”, https://kizilbayrak49.net/ana-sayfa/kizil-bayrak-yazilari/dunya/kuba-komunist-partisi-8-kongresi-uzerine-a-engin-yilmaz
[42] “Küba’da Özel Mülkiyete Yeşil Işık”, Cumhuriyet, 20 Nisan 2011, s.10.
[43] Ricardo Alarcon, “Yaptığımız Şey Sosyalizmin Güncellenmesi”, Telesur Televizyonu, 21 Nisan 2011.
[44] “Küba’da Artık Evler Kiraya Verilebilecek”, Reuters, 25 Eylül 2010.
[45] “Küba’da Serbest Küçük İşletmeler Çoğalacak”, Cumhuriyet, 3 Ağustos 2010, s.10.
[46] Ayda devlete 300 peso vergi vererek evinin garajında bir terzi dükkânı açan 27 yaşındaki Yvonne Molina AFP muhabirine, kamuda çalışırken aldığı 500 peso aylığın iki katını kazanmaya başladığını söyledi. Çoğunluğunu çiftçilerin meydana getirdiği 600 bin serbest meslek sahibinden biri olan Molina, “Hep kıyafet tamir ediyordum. Yasadışı olarak yapıyordum, şimdi ise hiç korkmadan elbise dikip kazanç sağlayabiliyorum” diye konuştu. (“Küba’da Radikal İstihdam Önlemi”, Cumhuriyet, 15 Eylül 2010, s.10.)
[47] Cüneyt Göksu, “Covid Salgını Sonrası Küba…”, Birgün, 28 Aralık 2023, s.16.
[48] “Sosyalist Küba, 500 Bin Kişiyi İşten Çıkaracak”, Zaman, 15 Eylül 2010, s.8.
[49] Murat Mumcu, “Öteki Küba”, Cumhuriyet, 30 Haziran 2014, s.9.
[50] “Küba’da 2 Yeni Yasa”, Cumhuriyet, 29 Ağustos 2010, s.13.
[51] “Küba’ya İlk Talip Britanya”, Radikal, 20 Eylül 2010, s.7.
[52] “Küba Kapitalizme Pupa Yelken”, Radikal, 29 Ağustos 2010, s.13.
[53] “Küba, Ekonomisinin Büyük Çoğunluğunu Özel Sektöre Açıyor”, Cumhuriyet, 8 Şubat 2021, s.7.
[54] Ergin Yıldızoğlu, “Küba Ne Yöne Gidiyor?”, www.sendika.org, 14 Ekim 2010.
[55] Attila Aşut, “Küba Notları-1”, Birgün, 4 Nisan 2016, s.7.
[56] Agustín Casanova, “Küba: Piyasanın Genişlemesi, Sosyalizmin Kanseri”, 30 Temmuz 2018… http://www.abstraktdergi.net/kuba-piyasanin-genislemesi-sosyalizmin-kanseri/
[57] Ernesto Che Guevara, Sobre el sistema presupuestario de financiamiento. Bogotá: Ocean Sur, 2007. p.29.
[58] Küba Kapitalizme Dümen Kırıyor”, Radikal, 3 Ağustos 2010, s.12.
[59] Cüneyt Goksu, “Küba Cumhuriyeti Türkiye Büyükelçisi Jorge Quesada Concepción’la Küba’daki Ekonomik Dönüşüm Üzerine: ‘Biz Daha Yeni Başladık’…”, Birgün, 9 Ekim 2010, s.11.
[60] Cüneyt Göksu, “Sosyalist Küba için Komünizmi Çıkardık!”, Birgün, 1 Aralık 2018, s.5.
[61] Doğan Ergün, “Küba Büyükelçisi: Tarz Yeni Ama Sosyalizm Kalıcı”, Cumhuriyet, 13 Mart 2019, s.7.
[62] Melih Aslan, “Değişim Hayallerine Vatikan’dan Takviye”, Milliyet, 24 Eylül 2015, s.20.
[63] “Kilise Küba’da Reformdan Memnun”, Cumhuriyet, 4 Ocak 2011, s.12.
[64] “Fidel: ABD’ye Güvenmiyorum”, Özgür Gündem, 28 Ocak 2015, s.12.
[65] http://www.cuba.cu/gobierno/discursos/1989/esp/f071289e.html
[66] V. İ. Lenin, Marx, Engels, Marksizm çev: Vahap Erdoğdu, Sol Yay., 1997.
[67] Mustafa K. Erdemol, “Küba Sosyalizmden Vaz mı Geçiyor?”, Cumhuriyet, 9 Şubat 2021, s.7.
[68] Fidel Castro, Fidel Castro, Discurso pronunciado por Fidel Castro Ruz, Presidente de la República Cuba, en el acto de despedida de duelo a nuestros internacionalistas caídos durante el cumplimiento de honorosas misiones militares y civiles, efectuado en el Cacahual, el 7 de diciembre de 1989, “Año 31 de la Revolución”. Link: http://www.cuba.cu/gobierno/discursos/1989/esp/f071289e.html, Acceso en: 27 jul. 2018.
[69] “Che anlatır: Küba Sanayi Bakanı’yken Sovyetler Birliği’ni ziyarete gittiğinde bir fabrika gezdirirler. ‘Bakın yoldaş’ derler, ‘Biz burada yeni bir sosyalist çalışma biçimi geliştirdik. Bir işçi ne kadar fazla üretiyorsa, emeğinin karşılığı olarak o kadar fazla para alıyor. Hem sosyalist üretim artıyor hem de kendisi kazanıyor.’ ‘Bu sistemi iyi biliyorum der’ Che. ‘Daha iyi işleyenini İtalya’da Fiat fabrikasında uyguluyorlar. Tek sorun bu sosyalist bir sistem filan değil, tam anlamıyla kapitalist’…” (Metin Yeğin, “Che Küba’yı Bir Daha Terk Ediyor”, Günlük, 23 Eylül 2010, s.13.)
[70] Ergin Yıldızoğlu, “Hoş Geldin Küba-II”, Cumhuriyet, 24 Aralık 2014, s.6.
[71] “Toplumsal ekonomik ve siyasal ilişkiler alanında ‘ürkütücü’ biçimde devrimciyiz. Ama iş, devlet dairelerindeki kalıpların, alışılmış çalışma biçiminin gözlenmesinde ve buna öncelik tanınmasına gelince, ‘devrimciliğimiz’ genellikle en köhne çarka takılıyor.” (V. İ. Lenin, Son Yazılar Son Mektuplar, çev: Seçkin Selvi Cılızoğlu, Ekim Yay., 1977.)
“Sosyalist geçiş, devlet kontrolü altında basit bir ekonomik büyüme aşaması olarak değil, toplumun komünizme doğru ilerleyip ilerlemeyeceğine veya kapitalizme doğru gerileyip gerilemeyeceğine karar verilen uzun bir sınıf mücadelesi süreci olarak anlaşılmalıdır.” (Deng-Yuan Hsu/Pao-Yu Ching, Sosyalizmi Yeniden Düşünmek: Sosyalist Geçiş Nedir?, çev:Onurcan Ülker, Patika Yay., 2022.)
[72] Orsola Casagrande, “Küba: Metamorfoz”, Özgür Gündem, 4 Ocak 2014, s.14.
[73] “Castro’dan İran’a Acı Tavsiyeler”, Radikal, 9 Eylül 2010, s.13.
[74] “Castro’dan Ahmedinejad’a Antisemitizm Uyarısı”, Cumhuriyet, 9 Eylül 2010, s.11.
[75] Mithat Fabian Sözmen, “Afrika’ya Yalnızca Düşen Yoldaşlarının Tabutu İçin Dönenler”, Evrensel Pazar, 11 Aralık 2016, s.14.
[76] Eduardo Galeano, Latin Amerika’nın Kesik Damarları, çev; Atilla Tokatlı-Roza Hakmen, Çitlembik Yay., 2006.
[77] Mustafa Kemal Erdemol, “Küba ABD Yasalarıyla Sıkıştırılmak İsteniyor”, Cumhuriyet, 17 Temmuz 2021, s.7.
[78] Yani, Küba yüksek yüksek tepelere hastane kurmuyor…
Her mahallede, her vatandaşın rahatlıkla ulaşabileceği dispanserler açıyor.
Küba’da reklam panolarından üzerinize özel hastane reklamları boca edilmiyor.
Bütün sağlık hizmetleri devlet tarafından veriliyor.
Küba’da zengine ayrı, fakire ayrı sağlık hizmeti verilmiyor.
Bütün toplum eşit ve parasız sağlık hizmeti alıyor. (Osman Öztürk, “Viva Cuba!”, Birgün, 13 Temmuz 2015, s.4.)
[79] “Çernobil Kurbanları İçin Ücretsiz Tedavi”, Cumhuriyet, 26 Mart 2010, s.11.
[80] “ABD’liler Gizlice Küba’ya Gidiyor”, Cumhuriyet, 27 Ekim 2009, s.20.
[81] “ABD Ambargosu Salgın Dinlemiyor”, Birgün, 7 Haziran 2021, s.4.
[82] Ayşe Emel Mesci, “Bir Selamlaşma Yeri Oluyor Küba… Dostlara Selam”, Cumhuriyet, 6 Aralık 2009, s.9.
[83] Ali Arayıcı, “Sosyalist Devrimin Kazanımları, Olimpiyatlar ve Küba”, Birgün, 3 Ağustos 2024, s.11.
[84] Meltem Yılmaz, “Arif Sağ: Sokaklarda Şarkılar Söyleyerek Yürüyorlar”, Birgün, 18 Aralık 2017, s.13.
[85] Engin Aydın, “Bebeğim Fidel Sütü Emdi Benim…”, Cumhuriyet, 27 Kasım 2016, s.10.
[86] Esra Has, “Küba’da Zaman 1959’da Durdu”, Radikal, 30 Ekim 2011, s.8.
[87] Melek Aldemir, “Küba: Ortaya Karışık Liberalizm”, Radikal, 22 Nisan 2011, s.30-31.
[88] Cemil Ertem, “Fidel’in Zamanlaması”, Taraf, 12 Eylül 2010, s.6.
[89] Nagehan Alçı, “Halkını Sömüren Diktatörün Ülkesi: Küba”, Akşam, 26 Temmuz 2012, s.13.
[90] Nagehan Alçı, “Havana Günlükleri”, Akşam, 28 Temmuz 2012, s.13.
[91] Nagehan Alçı, “30 Günün Ardından”, Akşam, 7 Ağustos 2012, s.13.
[92] İbrahim Varlı, “Solda Küba Krizi”, Birgün, 9 Şubat 2021, s.4.
[93] “Castro: İşlemeyen Aslında Kapitalizm”, Taraf, 12 Eylül 2010, s.6.
[94] Emir Yıldız, “Küba, Sokaklar ve Budalalar”, Birgün Pazar, Yıl:18, No:749, 18 Temmuz 2021, s.3.
[95] Pınar Öğünç, “Che’nin Çantasındaki Nutuk Fenomeni”, Radikal Hayat, 29 Aralık 2010, s.3.
[96] “Ömrünü Devrime Adadı”, Cumhuriyet, 27 Kasım 2016, s.10.
[97] “Kübalılara Yakışır Uğurlama”, Birgün, 3 Aralık 2016, s.5.
[98] “Başladığı Yere Dönüyor, Birgün, 1 Aralık 2016, s.5.
[99] “Castro, Cheney’yi Suçladı”, Cumhuriyet, 29 Mayıs 2009, s.11.
[100] “Castro’dan İran’a Acı Tavsiyeler”, Radikal, 9 Eylül 2010, s.13.
[101] Küba’da, 1960 ve 1970’lerde birçok eşcinsel işten çıkarıldı, hapse atıldı ya da “rehabilitasyon kampları”na gönderildi. Ülkede eşcinsellik 1979’da suç olmaktan çıkarıldı. (“Castro: Eşcinsellere Kötü Davrandık”, Taraf, 3 Eylül 2010, s.2.)
[102] “Yola Komünist Parti ile Devam Edilecek”, Cumhuriyet, 31 Ocak 2012, s.11.
[103] “Yeri Doldurulamaz Bir Liderdi”, Birgün, 25 Kasım 2018, s.4.
[104] Manuel Cabieses Donoso, “Küba, Seni Seviyoruz…”, Sendika.Org, 15 Aralık 2009.






































