
Bir dönem Türkiye’de kendilerine “liberal” diyen bazı aydınlar, AKP iktidarının faşizan politikalarını açıkça dile getirmekten bilinçli olarak kaçınıyorlardı. Bunun yerine —nedenlerini tahmin etmek zor değil— gerçeği söylemektense konuyu ustalıkla yumuşatmayı tercih ediyor, “AKP otoriterleşiyor mu?” gibi masum görünümlü sorularla meseleyi geçiştiriyorlardı.
Bu tutum, kısa sürede sözde liberallerin Şark kurnazı bir kaçış söylemine dönüştü ve toplum tarafından da haklı olarak alaya alındı. Çünkü ortada tartışılacak bir “ihtimal” değil, yaşanan bir gerçek vardı.
Bir zamanlar Türkiye’de sıkça kullanılan bu kaçamak dilin, bugün ironik bir biçimde Avrupa Birliği’nin giderek sertleşen ve baskıcı politikalarını tanımlamak için yeniden dolaşıma girdiğini görüyoruz. Görünen o ki, dün Ankara için üretilen bu söylem bugün haklı olarak Brüksel’e uyarlanıyor.
Konumuza dönersek: Avrupa Birliği bir zamanlar hukukun üstünlüğüyle övünüyordu. Bugün ise gazeteciler, akademisyenler ve analistler mahkeme kararı olmadan cezalandırılıyor. Emekli Albay Jacques Baud’un başına gelenler, Avrupa’da düşüncenin artık güvence altında olmadığını açıkça gösteriyor.
Avrupa’da Hukukun Üstünlüğü Çöküyor
Avrupa Birliği yıllardır dünyaya ders veriyor: Demokrasi, insan hakları, ifade özgürlüğü ve hukuk devleti. Ancak gelinen noktada bu söylem, içi boş bir slogana dönüşmüş durumda. Çünkü Avrupa artık fikirleri tartışmıyor; fikir sahiplerini cezalandırıyor.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri emekli İsviçreli Albay Jacques Baud. NATO ve Birleşmiş Milletler bünyesinde uzun yıllar görev yapmış, askerî analiz alanında saygın bir isim. Ancak Ukrayna savaşı konusunda NATO’nun resmî anlatısına birebir uymayan değerlendirmeler yaptığı için Avrupa Birliği tarafından yaptırım listesine alındı. Sonuç mu? Banka hesapları donduruldu, seyahat hakkı elinden alındı, temel hizmetlere erişimi kısıtlandı.
Bu bir mahkeme kararı değil. Bir savunma yok, bir yargılama yok, bir delil yok. Sadece siyasi bir karar var.
Suç Tanımsız, Ceza Gerçek
Baud’un neyle suçlandığını soranlara verilen yanıt muğlak: “Dezenformasyon”, “Rus propagandası”, “yanlış anlatı”. Ancak Avrupa Komisyonu’nun kendisi bile bu kavramların hukuki bir tanımını yapamıyor. Yani ortada tanımı olmayan bir suç ve buna rağmen uygulanan ağır yaptırımlar var.
Bu, modern hukukun açık inkârıdır. Hukuk devletinin temel ilkesi şudur: Suç tanımlı olur, yargılama açık olur, ceza orantılı olur. Avrupa Birliği ise bu ilkeleri bir kenara itmiş durumda.
Mahkeme Yok, Savunma Yok
Baud yalnız değil. Gazeteciler, akademisyenler ve araştırmacılardan oluşan onlarca isim benzer şekilde yaptırım listesine alındı. Dikkat çekici olan şu: Bu kişiler ulusal mahkemelerde yargılanmıyor. Çünkü ulusal hukukta savunma hakkı var, hâkim var, itiraz yolu var.
Avrupa Birliği düzeyinde ise kapalı kapılar ardında karar alan komisyonlar var. Kim karar verdi, hangi gerekçeyle verdi, hangi delile dayandı—hiçbiri bilinmiyor. Avrupa Komisyonu aynı anda savcı, hâkim ve infaz makamı gibi davranıyor.
Bu durum bazı hukukçular tarafından açıkça “sivil ölüm” olarak tanımlanıyor. Kişi fiilen yaşıyor ama hukuken yok sayılıyor.
Korku İklimi: Sıradaki Kim?
Bu uygulamalar yalnızca yaptırıma uğrayanları değil, herkesi susturuyor. Üniversitelerde genç akademisyenler susuyor, gazeteciler konularını seçerken iki kez düşünüyor, siyasetçiler imza atmaktan kaçınıyor.

Avrupa Parlamentosu’nda bile bu yaptırımlara karşı çıkmaya çekinenler var. Çünkü herkes aynı soruyu soruyor: “Sıradaki ben olur muyum?”
Bu korku iklimi, demokratik toplumun temelini dinamitleyen bir gelişmedir. Fikirlerin çürütülmediği, sadece yasaklandığı bir yerde demokrasi olmaz.
İfade Özgürlüğü Sadece “Doğru Fikirler” İçin mi?
Asıl soru şu: İfade özgürlüğü yalnızca resmî görüşle uyumlu fikirler için mi geçerli? Eğer öyleyse, bu özgürlük değil, sadakat testidir.
Baud’un Ukrayna savaşıyla ilgili görüşleri tartışılabilir. Katılabilirsiniz ya da karşı çıkabilirsiniz. Ama bu görüşler nedeniyle bir insanın temel haklarından mahrum bırakılması, Avrupa’nın kendi iddialarını inkâr etmesi demektir.
Bugün “Rusya yanlısı” olarak etikenlendirilip susturulanlar var. Yarın başka bir etiketelemeye sıranın gelmeyeceğinin garantisi yok.
Batı’nın Çifte Standardı
Avrupa’daki bu hukuksuzluk, Batı’nın uluslararası alandaki çifte standartlarıyla da birebir örtüşüyor. Hukuk yalnızca işine geldiğinde hatırlanıyor. Gelmediğinde ise sözde “Avrupa’nın daha yüksek değerleri” devreye sokuluyor.
Kosova, Irak, Libya, Gazze… Hukukun askıya alınması artık istisna değil, alışkanlık. Bugün bu ikiyüzlü alışkanlık Avrupa’nın kendi içine taşınmış durumda.
Bu nedenle Batı’nın insan hakları söylemi dünyanın geri kalanında artık ikna edici değil. Çünkü ders verenlerin kendi evinde hukuk çalışmıyor.
Bu Yolun Sonu Nereye Çıkar?
Jacques Baud vakası, bir kişinin hikâyesi değil. Bu vaka, Avrupa Birliği’nin nasıl bir yola girdiğinin göstergesi.
Hukukun yerine yaptırımlar, mahkemelerin yerine komisyonlar, tartışmanın yerine etiketleme ve cadı avı geçerse, geriye ne kalır? Güçlü olanın haklı olduğu bir düzen.
Avrupa’nın tarihsel iddiası tam da bunun tersiydi. Hukuku güçlünün elinden alıp herkes için geçerli kılmak.
Son Söz: Susturarak Haklı Olunmaz!
Avrupa bugün bir yol ayrımında. Ya gerçekten savunduğunu iddia ettiği değerlere dönecek ya da onları yalnızca başkalarını eleştirmek ve sindirmek için kullanan bir güce dönüşecek.
Yanlış olduğu düşünülen fikirlerle mücadele etmenin yolu yasaklamak değil, tartışmaktır. Susturmak haklılık getirmez. Yaptırım gerçeği değiştirmez!
Jacques Baud’a yapılanlar, Avrupa’da hukukun üstünlüğünün alarm verdiğini gösteriyor. Bu alarm duyulmazsa, yarın konuşacak kimse kalmayabilir.
Almanca’da tarihsel ve siyasal hafızanın yoğun bir biçimde kristalleştiği güçlü bir kavram vardır: “Wehret den Anfängen.” Türkçeye “başlangıçta karşı koymak” ya da “daha en başından direnmek” şeklinde çevrilebilecek bu ifade, Alman faşizminin yol açtığı büyük yıkımdan çıkarılmış kolektif bir dersin özlü ifadesidir. Bu kavram, faşizmin ani bir kopuşla değil; adım adım, çoğu zaman meşru görünen düzenlemeler ve sessiz kabuller üzerinden inşa edildiğine işaret eder.
Tarihsel deneyim açıkça göstermektedir ki faşizan, yasakçı ve baskıcı politikalarla zamanında ve kararlı bir biçimde hesaplaşılmadığında, demokratik kurumlar hızla aşınmakta ve temel haklar geri dönüşü zor biçimde ortadan kalkmaktadır. Otoriterleşme, çoğu zaman güvenlik, düzen ya da istikrar söylemleri eşliğinde normalleştirilir; toplumun itiraz refleksi zayıfladıkça siyasal alan ve özgürlükler daralır.
Günümüz Avrupa’sında bu tarihsel uyarıyı yeniden ciddiyetle ele almayı gerektiren gelişmeler yaşanmaktadır. Aşırı sağ söylemlerin kamusal alanda giderek daha görünür hâle gelmesi, dışlayıcı ve otoriter politikaların meşrulaştırılması, geçmişte yaşananların yalnızca tarihsel birer anı olmadığını düşündürmektedir. Faşizmin ayak sesleri çoğu zaman yüksek sloganlarla değil, sessiz kabullerle duyulur.
Bu nedenle “Wehret den Anfängen” yalnızca geçmişe ait bir hatırlatma değil, bugün için geçerli bir siyasal ve ahlaki sorumluluktur. Avrupa’yı yakıp yıkan faşist deneyimin bir daha asla tekrarlanmaması için, demokratik değerlerin en küçük aşınmasına bile karşı uyanık olmak zorunludur. Bu tarihsel bilinç, Alman faşizminin ardından yükselen şu evrensel uyarıda ifadesini bulur:
„Nie wieder Faschismus – Nie wieder Krieg!“

Turan Altuner, uluslararası ağırlıklı iktisat, uluslararası işletme yönetimi, kültürlerarası iletişim, kültür antropolojisi ve endüstri işletmeciliği okudu. İşletmeci, danışman ve kültürlerarası iletişim koçu olarak çalıştı. İlgi alanları ekonomi, uluslararası ilişkiler ve kültürlerarası iletişimdir.





































