Antik Yunan aydınlanması, Avrupa aydınlanması ve 13. Yüzyıldaki Hacı Bektaş liderliğindeki, Anadolu aydınlanmasının temel ortak noktaları Felsefe ve Hümanizmdir. Milattan önce altıncı yüzyılda felsefe dinden bağımsız bir disiplin olarak antik yunanda doğdu. Antik Yunan, Anadolu Avrupa aydınlanmasının en temel ortak özellikleri felsefe çağları olmalarıdır. Antik yunan, Anadolu ve Avrupa aydınlanmasında felsefe altın çağını yaşıyor. Temel ortak özellikleri felsefe çağları olmalarıdır. Burada diğer ilginç bir noktada bu çağların Türkçede “Aydınlatma çağı”, İngilizcede “The Enlightenment“, ve Fransızcada “Le siècle des Lumières“ olarak kavramlaştırılması ve bu üç dilde aydınlanma kavramının “ışıkla” ilişkilendirilmesidir. Aydınlanma felsefe ile eş anlamlıdır. Birbirinden bağımsız ele alınamazlar. Anadolu’da Hacı Bektaş-i Veli, Mevlana Celaleddin- Rumi, Yunus Emre, Ahi Evran gibi hümanist felsefeciler “Aydınlanma Kuşağı” olarak adlandırılıyor:

XIII yüzyıl Anadolu sahasını tanımlamak üzere seçilen “Aydınlanma Kuşağı” terimini; XIII yüzyılda Anadolu sahasında görülen sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel koşullar gereği beliren, ayni dönemde yasayan; benzer eğitim sistemleriyle eğitilmiş; birbirine yakın coğrafyada farklı alt kültür birikimlerine sahip kesimlere seslenerek ayni öğretiyi ve idealleri aktaran; insana – yasama – dünyaya – evrene ayni pencerenden bakan; sorunlara birbirine benzeyen görüşlerle benzer çözümler getiren; bilgi – bilinç – birlik – dirlik – beraberlik – saygı – sevgi gibi evrensel gibi evrensel kavramlar üzerine yoğunlaşan; topluma önderlik ederek yollarını aydınlatmaya çalışan kişileri, üstlendikleri, görevleri, etkilerini tanımlamak üzere seçilen, anlam bakımından oldukça geniş çerçeveli bir tanımlama olarak değerlendirmek mümkündür.” (Dr. Bahar Akpınar)

Anadolu aydınlanmasının / felsefesinin yukarıda belirtilen antik yunan ve Avrupa aydınlanmasıyla paylaştığı temel ideal insanoğlunun bir birey (can) olarak kendinin farkına varmasına, sadece insana değil, evren de var olan tüm varlıklara yaklaşımda tümsel (holistic) bir  saygı ve sevgiyle yaklaşmasını öngörmesidir. İnsanlar arasındaki bireysel ve kültürel farklılıkların reddini ve ötekileştirilmesini değil, kabulünü ve entegrasyonunu öngörür. Toplumsal ve bireysel sorunlara rasyonel (makul, akılcı), bilgi ve erdemle çözüm bulmaya çalışır.

Antik çağ felsefesi ayni zamanda antik Yunan Felsefesi kavramı ile es anlamlı (synonym) olaraktan kullanılır. Bu antik felsefe çağında “sofist” olarak adlandırılan kişiler -bunun Anadolu aydınlanmasındaki Erenlere / Dervişlere / Dedelere tekabül ettiğini iddia etmek pekala mümkün- gezici felsefecilerle halkı aydınlatmaya çalışmışlardır. Sokrates’in ve Platon’un bugünkü kültürel, felsefi, içerikli talk showlar ile kıyaslanabilecek, otoritelerin kendi aralarında fikir alışverişi yaptığı kamuya açık oturumlar (sessions) ile Anadolu  Dergâhlarında insan, dünya, tanrı ilişkileri üzerine fikir yürütüldüğü, deyişlerin söylediği muhabbetler ile pekala kıyaslanabilir.

Platon’un Akademia, Aristotales’in Lykeion adıyla bilinen felsefe okulları, Anadolu dergâhlarında olduğu gibi “İnsanı merkeze koyan fikirler üretilmesi, insan kabiliyetinin ve yeteneklerinin geliştirilmesi, kültürel ve toplumsal ilerlemeyi hedeflemiştir. Bir bilgi türü olarak erdem, akıl ve bilgiye dayandırılan doğrunun, insanın düşünme ve değerlendirme gücüyle bulunabileceğinin mümkün olduğu dile getirilmiştir. İnsan akli ön plandadır, rasyoneldir.

Antik aydınlanma insanın mitolojik bilgiden sıyrılarak evreni, ve insanın evrendeki yerini akılcı bir yol ile kavramasının; yaşamı yine ayni yöntem ile ele almasını esas almıştır, bilimsel gelişmeye ivme kazandırmıştır” (Dr. Bahar Akpınar).

Hacı Bektaş-ı Veli, 13. Yüzyıldaki öğretisine kadar Anadolu’da tanrı evrenin ve dünyanın tek hakimi, Hz. Muhammed onun yeryüzündeki peygamberi ve elçisi, Kur’an-ı Kerim iyiye güzel giden yol da tek rehber ve bunun bekçisi olan hukuk sistemi ve nihayetinde bu hiyerarşinin en altında yer alan insanın kul olduğu bir İslam anlayışı hakimdi.

Hacı Bektaş-ı Veli, 13. yüzyılda bir universalist

Hacı Bektaş-ı Veli: “Ne ararsan kendin de ara”

Hacı Bektaş-ı Veli ’nin öğretisi tanrıyı insanda arar “ne ararsan kendinde ara” kuramının temel hedefi tanrıyla insan arasında ahenkli bir ilişki ve birlik sağlamaktır. Bu kuramla Hacı Bektaş-ı Veli insanı “kul” olmaktan çıkarıp, tanrıyla insani eşit bir konuma yükseltmiştir. Tanrı insan ilişkisini, insanın öz iradesiyle belirlediği, insan ve tanrı sevgisine dayandırmıştır. Hacı Bektaşi Veli’nin, insanla tanrıyı eşit duruma getiren, tanrıyı insanın içinde arayan aydınlanma kuramı / felsefesi, Ortodoks İslam tarafından başlı başına, tanrıyı inkar ve hakaret (Blasphemie), bir provokasyon olarak algılanmıştır. Hacı Bektaş-ı Veli öğretisi o güne kadar var olan tanrının evrenin tek hakimi, evrenin kendisi olduğu, inanların da kul köle olduğu ve yaşamlarının sonunda cennette mi, cehenneme mi gönderileceklerine dair karar verildiği bir dogmadan kendini kurtarmıştır.

İlahi adalet denilen, her şeyin soyut bir tanrı kararına, yargısına bırakıldığı bir inanç sisteminden, insanın, bireyin kendisinden vicdanen sorumlu olduğu, kendi kendini denetledigi, yargıladığı bir kuram, bir felsefe oluşturmuştur. Bu kuramdan / felsefeden dolayıdır ki Antik Yunan, Anadolu ve Avrupa felsefesi “insan olmanın anlamı nedir?” sorusunu sormuş ve buna cevaplar bulmaya çalışmıştır. Nihai hedef “yolun” sonunda cennet veya cehennemle ödüllendirilmek değil, bilgi ve Erdem sahibi, kamil insan olma, insanın kamiliyete ermesidir. Hacı Bektaş-ı Veli ve öğretisinin “devrimciliği” onun insani merkeze koyan ve tanrıyı insanda arayan hümanizmidir.

Sokrates ile Hacı Bektaşi arasındaki benzerlik

Bu bağlamda Sokrates’in ünlü savunmasına baktığımızda Sokrates ile Hacı Bektaş-ı Veli arasında büyük felsefi benzerlikler görürürüz. Nasıl ki Anadolu Hacı Bektaş’la birlikte bir felsefe merkezi haline geliyorsa ve “yeni bir sorgulama ve anlama kültürü“ gelişiyorsa, Antik Yunan’da Sokrates’le birlikte bir felsefe merkezine dönüşüp yoğun felsefi ve aydınlanma çabalarının merkezi haline gelmiştir. Sokrates’in o ünlü yargılanmasında yaptığı savunmaya baktığımızda nasıl ki Anadolu aydınlanması kuramı, Ortodoks İslam tarafından  tanrıyı inkar ve dine hakaret olarak algılanıyorsa, Sokrates’te felsefi kuramı ve görüşleri yüzünden, “eski tanrıların inkârı ve yeni tanrıların propagandasını yapmak” suçlamasıyla karşı karşıya kalır. Ve o çok bilinen, efsanevi savunmasını yapar.

Baldıran zehri ve Sokrates’in ölümü: Jacques-Louis David’in ünlü “Sokrates’in Ölümü” tablosu.

Savunmasında yöneltilen suçlara karşı “kendi içindeki tanrısal sese uyararak, ona kulak vererek haksızlık ve adaletsizlik yapmadığını” savunur. Sokrates’in savunmasını üzerine kurduğu bu en temel kuram tanrıyı, tanrı sevgisini insanın içinde yani “ne ararsan kendinde ara” diyen Hacı Bektaş-ı Veli felsefesi ile eş anlamlı olması bir o kadar çarpıcıdır. Antik Yunan çağı / felsefesi ve 13. Yüzyılda vuku bulan Anadolu Aydınlanması mitolojilerden ve hurafelerden soyutlanmış, çağın gerici düşüncelerinden sıyrılmış günümüzün dünyasını modern metotlarla, akil ve bilimle anlama felsefesinin / yönteminin tarihsel temellerini, köklerini oluşturmuştur.

Bu neden dolayıdır ki Anadolu aydınlanmasının dünyaya bakisi bir coğrafya, etnik ve dini kesimle (partikularist) ile sinirli olmayıp, insana ve dünyaya yaklaşımı çok daha evrenseldir (universalisttir). Yine bu felsefi bakış açısı nedeniyledir ki Anadolu aydınlanması açısından ulusal ve dini kimlikler (Türk, Kürt, Alman, Yahudi, Hristiyan vs.) önemsizdir. Kimliklerini daha çok evrensel insani değerleri, modern deyimiyle evrensel insan haklarını ön plana çıkararak ifade ederler. Kimliklerinde evrensel bakış çok daha dominant bir yer edinir.

Yine bu nedenledir ki Anadolu aydınlanmasının felsefi tarihi ve kökenleri sadece Anadolu coğrafyasıyla sınırlandırılmayacak kadar geniş bir alanı kapsar. 13. yüzyıl öncesine, Antik Yunan çağına uzanan uzun bir tarihsel geçmişe, felsefi tarihe ve derinliğe sahiptir. Anadolu üniversalizmi (evrenselliği), insan merkezli felsefi, soran, sorgulayan, dogmatik olmayan, insanın kendine has “anlama ve içselleştirme” kültürü nedeniyledir ki İdeolojilere bu ideolojilerin liderliğini yapan zatlara, kişi kültlerine, monolitik toplumsal projelere, “toplumsal mühendisliğe” mesafeli ve eleştirel yaklaşır.

Anadolu aydınlanmasından çok daha sonra tarih sahnesine çıkan Avrupa aydınlanması (Rönesans’la) yani ikinci aydınlanma çağıyla olan felsefik ortak noktaları ise oldukça çarpıcıdır:

“Rönesans; insanın, eşyanın, dünyanın yeniden tanımlanmasıdır. Rönesans’ın temel düşünce merkezinde hümanizm vardır. Hümanizm her şeyin ölçüsü olarak insanı kabul etmektir. Kilisenin skolastik orta çağ anlayışı reddedilerek bilimde, felsefede, sanat ve edebiyatta özgür insan anlayışının savunulmasıdır. İnsan her alanda yüceltilmektedir.  İnsanların özgürlüğü, eşitliği, aklın egemenliği savunulmuştur. Ortaya ferdiyetçi, akılcı ve yaşama her  şeyden fazla değer veren “rasyonel birey” çıkmıştır” (Halis Çetin)

Avrupa aydınlanması da, Antik Yunan ve  Anadolu aydınlanmasında olduğu gibi kendi düşünlerini / felsefecilerini tarih sahnesine çıkarmıştır. Locke, Hume, Smith ve Kant gibi düsünürler Eserlerini Rönasansin getirdigi özgürlük ortamnda kaleme almıştır.

Bu satirlerin yazarı ne bir felsefeci ne de bir felsefe tarihçisidir, ama görünen köy de kılavuz istemez: 

Tarih boyunca Antik Yunan ve Avrupa aydınlanması üzerine kütüphaneler dolusu belki de milyonlarla ifade edilebilecek eserler yayınlanmışken, Anadolu aydınlanması ile ilgili araştırmalar neden bu kadar kadük kalmıştır? Bu sorunun cevabını genelde İslam toplumlarının, özelde Osmanlı ve Cumhuriyet dönemindeki felsefeye yaklaşımda aramak gerektiği kanısındayım.

Anadolu aydınlanması o ülkede mezhepsel nedenlerle kirminalize edilmiş ve doğru dürüst araştırılmamış daha doğrusu araştırılması istenmemiştir. Oysa Anadolu aydınlanmasından birkaç yüzyıl sonra vuku bulan Avrupa aydınlanması mezhepler üstü toplumsal bir değer yargısıdır. Yani Avrupa aydınlanması mezhepten ve etnik kimlikten bağımsız olarak tüm toplumun değer yargısıdır! Bugün Rönesans’ın getirdiği kazanımları ve onun değer yargılarını akil sağlığından ciddi ciddi şüphelenilecek çok marjinal faşist bir kesim ve kriminal bir ideolojiye sahip birkaç neo liberal teorisyenden başka kimse sorgulamiyor!

Kanımca bugün Türkiye’de yaşanan bu toplumsal kargaşanın en temel nedeni tarihsel ve güncel boyutları ile toplumun küçümsenmeyecek bir kesimin aydınlanmanın değer yargılarına hala yabancı olması açıklanabilir .

Öncesi de olmakla birlikte, son 18 yılda İslamcı bir iktidarın içte ve dışta uyguladığı talan ve terör politikası Türkiye toplumunda aydınlanma ve onun değer yargılarının sosyo–kültürel bir değer, bir konsensüs olarak yeniden tartışılmasının ve toplumsal bir konsesüs olmasinin yolunu açacaktır.

Sonuc olarak: aydınlanma ve felsefe, felsefe ve humanizm asla birbirlerinden ayrı düsünülemez. Cünkü biri olmadan digeri olmaz, biri digerinin önsartidir.