Immanuel Wallerstein, Fotograf: Twitter

Rıfat Özcan*

2004 yılında Wallerstein tarafından kaleme alınan kitap, aynı yıl Aram yayıncılık tarafından da Türkçeye çevrilir. İlk olarak dünya sistemlerini araştıran ve kökenlerine odaklanmış olan yazar devamında da modern dünya sisteminin mekanizmalarını tartışmaya başlıyor.

Kapitalist bir dünya olarak modern dünya sistemini ve oluşturulan jeokültüre odaklanmıştır. Kitabın son bölümünde de yazar var olan modern dünya sisteminin krizini anlatır.

Bu analizinde yazar şu üç noktaya odaklanır ve onları dönüm noktası olarak görür.

1) Modern dünya sisteminin kapitalist bir ekonomi olarak doğduğu 16 yüzyıl,

2) sonraki iki yüzyıl boyunca hakim olan jeokültür ve Fransız Devrimi,

3) içinde bulunduğumuz modern dünya sisteminin uzun sona erme evresini müjdeleyen ve liberal jeokültürün altını oyan 1968 Dünya Devrimi.

Wallerstein analizini geliştirirken, temel olarak üç perspektiften etkilenmiş ve bu perspektiflerden birçok temel kavram ve kategoriyi kendi analizinde kullanmıştır.

Söz konusu üç perspektif “Annales Okulu, Karl Marx ve Bağımlılık Okuludur”. Wallerstein, “dünya-sistemi” kavramının Braudel’in Akdeniz kitabından uyarlandığını ve ECLA’nın (Latin Amerika Ekonomik Komisyonu) merkez-çevre analizi ile birleştirdiğini ifade etmişti.


Wallersteın Kimdir?

Wallerstein, 1930 yılında New York’ta doğdu. Colombia Üniversitesi’nde 1951’de lisans, 1959 yılında doktora diplomasını aldı ve aynı üniversitede öğretim üyeliğine başladı.

Lisansüstü tezini, McCarthizm ve politikaları üzerine yapan Wallersteın, kariyerinin ilk dönemlerinde Afrika’yı ve Afrika ülkelerinin bağımsızlık mücadelelerini inceler.

1974 yılında kapitlizmin doğuşunu gelişimini incelediği üç ciltlik Modern Dünya Sistemi kitabının ilk cildini tamamladı.
 

Annales Okulu’ndan ünlü tarihçi Fernand Braduel’in izinden giderek tarihsel, toplumsal gelişmelerin ancak uzun süreli dinamiklerin çözümlenmesiyle anlaşılabileceğini savunur.

Ona göre sosyal bilimlerdeki mevcut ayrım temelde yapaydır. Hem yapının hem temelin kavranabilmesi için tarih ile sosyal bilimlerin birleşmesi gerekir.

Türkiye’de yayımlanan bazı eserleri şunlardır: Modern Dünya sistemi (Yarın yayınları 2011), Tarihsel Kapitalizm (Metis Yayınları 1992), Amerikan Gücünün Gerileyişi (Metis Yayınları 2004), Liberalizmden Sonra (Metis Yayınları 1998), Jeopolitik ve Jeokültür (İz Yayıncılık 1993).

Yazar yaklaşık olarak 1970’lerden beri Dünya Sistemleri Analizi hakkında çalışmaktadır. Bunun ortaya çıkış hikayesi modern dünya tarihi ve sisteminin bir parçası olarak ortaya çıktığını söyler.

Bu kitabı Dünya Sistem Teorisi için küçük bir giriş mahiyetinde tasarlayan yazar üç ciltlik kitabı için bir anlama kılavuzu hazırlamış gibidir.

Dünya Sistemleri Analizi kitabının içeriğine baktığımızda kitap beş bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde yazar modern dünya sistemin bilgi dayanaklarını ele alır. Analizin kökenlerini bu bölümde irdeler.

Eski perspektiflerin eskiyi ve günümüzü açıklamak için yetersiz olduğunu belirtir ve bunun için yeni bir perspektif ihtiyacından bahsetmektedir. Kapitalizmin kökeni nasıl ortaya çıktı sorusuna cevap aramaktadır.

Bunun içinde 18’nci yüzyıla gitmeliyiz diyen yazar, daha iki yüzyıllık bir geçmişi olan sistemin sınırsız sermaye birikiminin zorunluluğundan dolayı sürekli olarak hem bilimsel hem teknolojik hem de coğrafi olarak genişlemek zorunda olduğunu belirtir.

Bu dönemde dinden ziyade seküler teorilerin daha ön plana çıktığını belirtir. 18’nci yüzyılın sonunda bilim ile felsefe arasında bir boşanma olduğunu sonrasında ise toplumsal gerçekliği kim araştıracak sorusunun önem kazandığını belirtir.

Fransız İhtilali’nin getirdiği değişim dinamikleri ile sosyal bilimlerin ve devamında da modern üniversite sisteminin de Orta Çağ’dan farklı olarak kurulduğunu belirtir.


Wallerstein’a göre dünya sisteminde dört dönemden söz edilebilir:

Birinci dönem 1450 ile 1640 yılları arasını kapsar. Bu dönemin en önemli özelliği feodalizm ve dünya imparatorluklarından ulus devletlere geçiş sürecini kapsamasıdır.

Bu dönemde tarımsal kapitalizm hâkimdir.


İkinci dönem 1640 ile 1750 yılları arasında yaşanmış ve bu süre içinde 80 yıl süren durgunluk dönemi olmuştur.

Kolonileşme ile coğrafi olarak yayılma gerçekleşmiştir.


Üçüncü dönemin başlangıcında endüstri devrimi yer almıştır.

Endüstriyel kapitalizm hâkim olan biçimdir


Dördüncü dönemde İngiltere başta sömürgecilik karşıtı hareketler olmak üzere birkaç faktörden dolayı merkez konumunu kaybetmiş ve yerine Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri merkez konumunu elde etmiştir.

Wallerstein’in dünya sistemi yaklaşımında kapitalizm on altıncı yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan ve oradan giderek yayılan bir dünya sistemi olarak analiz edilir.

Kapitalist dünya ekonomisi kârın maksimize edilmesi amacıyla üretimin yapıldığı tek üretim biçimidir.


Bölümün devamında, önceden meydana gelmiş olay ve olguların anlaşılmasında tarihsel perspektifteki eksiklikler tartışılarak, 19’uncu yüzyılda Fransa, Büyük Britanya, ABD, Almanya ve İtalya’yı kapsayan bölgelerdeki tarihçilerin öncelikle kendi topraklarındaki ülkelerin tarihlerini yazdığını, bunun çağdaş milliyetçi duyguları pekiştirdiği vurgulanmıştır.

Bu dönemde tarihçiler geçmişi araştırırken, ülkelerin karşılaştığı “çağdaş durumlar” hakkındaki bilgileri üretecek disiplinlere ihtiyaç duyulduğu ve bunun sonucunda “iktisat, siyaset bilimi ve sosyolojinin” geliştiği anlatılmaktadır.

Tarih disiplininin adı geçen disiplinler ile birlikte “sosyal bilimleri” oluşturduğu ifade edilmiştir. Yazar, bu yüzyılda dünyanın sadece Avrupa’dan ve burada yaşayan halklardan oluşmadığı, buraların dışında Dünya’da geniş bölgelerin bulunduğu ve buralarda da “yüksek medeniyetlerin” bulunduğunun görüldüğünü ifade eder.

Pan-Avrupalılara göre modern olmadığı düşünülen bu bölgeler ve toplumları araştırmak için farklı bir disipline ihtiyaç duyulduğu, böylece filolojik yetenekli bilim adamlarından oluşan “şarkiyatçı” bir grubun ortaya çıktığı belirtilmiştir.


Wallerstein bu bölümde ayrıca modern dünya sisteminde üzerinde durulması gereken bir diğer önemli kavram olan “merkez, çevre ve yarı çevre” kategorisini irdelemiştir.

Söz konusu kavramlar daha önce Bağımlılık Okulu’nun teorisyenlerinden olan Samir Amin tarafından kullanılmıştır. Aslında Wallerstein, çevre kelimesini kullanmak niyetinde değildir.

Çünkü merkezdeki devletlere oranla, çevredeki devletlerin olup olmaması o kadar önemli değildir. Sonuçta hep merkezdeki ülkelerin dedikleri olmaktadır.

Wallerstein bu kavramsallaştırmayı, modern dünya sisteminde bulunan devletlerarasındaki ilişkilere dayanarak yapmaktadır.

Wallerstein böyle yaparak her bir bölgenin sistem içindeki göreli konumlarını ve bölgesel olarak politik ve ekonomik durumlarını belirleyen özelliklere açıklama getirmeye çalışmaktadır.


Kapitalist bir dünya olarak modern dünya sisteminin ele alındığı ikinci bölümde Wallerstein, üretim, artı değer ve kutuplaşma üzerine yoğunlaşarak okuyucuya dünya-ekonomi ile kapitalizmin ne olduğunu anlatmaya çalışmıştır.

Aynı zamanda yazar kitabında, Modern dünya sisteminin tarihsel hatlarını, kökenlerini, coğrafyasını, zamansal gelişimini ve çağdaş yapısal krizini değerlendirmenin bu tanımı anlamakla daha kolay olacağı görüşünü paylaşıyor.

Çalışmasında kapitalist dünya-ekonomisinin birçok kurumun toplamı olduğunun altını çizer ve bu kurumların birleşiminin kapitalist bir dünya-ekonomi sürecini açıklayan temel unsur olduğunu söylerken Weber’in terimi olan statü gruplarını açıklamaya çalışıyor.

Bunun yanı sıra kapitalist sistemin asıl unsuru olan ‘pazar’ yapısına da geniş yer veriyor.

Wallerstein 16’ncı yüzyılda modern dünya kapitalist sisteminin ortaya çıkışını üç durumla açıklar:

  1. Keşifler ve sömürgeleştirme sonucunda dünya coğrafyasının yayılması, genişlemesi
  2. Farklı coğrafi bölgelerde farklı emek kontrol yöntemlerinin gelişmesi
  3. Uluslararası ekonomik ticarette, kendi avantajları adına, istedikleri koşulları zorla kabul ettirme gücüne sahip olan yeni güçlü devletlerin gelişmesi.

Batı’nın Batılı olmayan çeperleri sömürerek daha büyük bir üstünlük elde ettiği düşüncesi, Wallerstein’ın sentezinin temelini oluşturmaktadır.

Sömürgeleştirilen topraklardaki kaynaklara el konulması Avrupa’yı zenginleştirirken aynı zamanda dünya üzerindeki denetim alanlarının genişlemesini sağlamıştır.

Bu durum Wallerstein’ın çevre diye adlandırdığı yoksul, geri kalmış ve kendi gelişimini neredeyse sağlayamayacak olan toplumların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Immanuel Wallerstein çalışmasının üçüncü kısmında devletler sisteminin yükselişini ele alarak egemen ulus-devletler, sömürgeler ve devletlerarası sistemi inceleme konusu olarak ele alır.

Bu kapsamda yazar tarafından, modern devletin egemen devlet olduğu, bunun da 1648 Westfalia Barışının sonucunda ortaya çıktığı ifade edilmektedir.

Ayrıca, egemenlik ayrıntılı olarak incelenerek, “egemenliğin yalnızca dâhili değil, devletler karşısında da bir otorite olma iddiası” olduğunun ve bunun devletlerarası sistemde karşılıklı tanıma ile geçerli olduğunu belirtir.


Eserinde egemen devletlerin firmalarla olan ilişkilerinin, kapitalist dünya-ekonomisinde işleyişin anlaşılması adına kilit nokta olarak gören yazar, firmalar açısından, devlet rolünün hayati olarak daha az önem taşıdığı noktalardan birinin de üretim maliyetlerinin hangi oranda ve hangi firma tarafından ödeneceği sorusu olduğuna dikkati çekiyor.

Bununla beraber yazar ‘ulus-devlet’ kavramını, tüm devletlerin şiddetle meylettiği bir asimptot olarak düşünmemiz gerektiğini söyler.

Sömürge devletlerinin uluslararası sistemde ciddi anlamda en zayıf noktası olan gerçekliğin egemenlik derecesi düşük olduğundan dolayı, farklı ülkeden firma ve kişilerin metropol adı altına sığınarak sömürüye tabi olan devletler şekline dönüştüğünü belirtiyor.


Dördüncü bölümde, “modern dünya-sisteminin 19 ve 20’nci yüzyıllardaki siyasi tarihin, içeridekilerin dışlananlardan ayıran çizgiye dair bir mücadele süreci olduğu” belirtilmektedir.

Bu sürecin herkesin içerilmesini sağlayacak bir jeokültür çerçevesinde meydana geldiği, bu siyasi ikilemin kavgasının üç farklı alanda kendini gösterdiğini belirtir: İdeolojiler, sistem-karşıtı hareketler, sosyal bilimler


Dördüncü bölüme bakıldığında ideolojiler ve toplumsal hareketlerin ve sosyal bilimin de tartışma alanı bulmuş olmasına dikkat çekiyor.

Yazar bu bölümde ideolojinin şekillendirdiği politik stratejiden bahseder, ayrıca ideolojik perspektife de değinmiştir. 1848 Dünya Devrimin de incelendiği söz konusu başlık altında, strateji ve ideolojilere ilişkin önemli sorulara da yanıt aranır.

Wallerstein’a göre, Dünya Devrimi aniden parlayan bir alevdi ve söndürüldü. Kitapta, devrim sonrasında radikal grupların başarısızlıklarından ders çıkardıkları ve bundan sonra artık liberalizmin bir eklentisi olmak istemedikleri de yer alıyor.

Çalışmada, proleterya olarak bilinen şehirli sanayi işçi sınıfını da ele alarak bu grubun o dönemde oynadığı önemli rolün altını çizer. Statü gruplarının ve dışlanan grupların sistemi ne şekilde etkilediğinden de geniş bir anlatımla bahsetmektedir.

Wallerstein’e göre, ideolojiler geliştirilip sınırlandırıldıktan, sistem karşıtı hareketler muhalif enerjileri kanalize ettikten sonra, bir jeokültürün etkinliğini sağlamak için geriye kalan tek şey bunun kuramsal aygıtları olur demektedir.


Eserin, ‘Krizdeki Modern Dünya-Sistemi’ konulu son bölümünde ise incelenen meselenin, çatallanma, kaos ve seçimler olduğu görülmektedir.

Analiz edilebilecek nedenler ve yollarla, uzay ve zamanın bir noktasında varoluşların başladığını düşünen yazar, asri eğilimlerin kaçınılmaz olarak, sistemin iç çelişkilerini taşınamaz kılan asimptotlara yaklaştığını ve sistemin çözemediği sorunlarla karşılaştığında sistemik kriz olarak adlandırılan şeye yol açtığını söylüyor.

Wallerstein kitabında, zaman içinde kapitalist dünya ekonomisinde artan ücret maliyetlerine getirilen özel çözümlerden altyapı meselesine kadar olan sorunları derinlemesine inceliyor.

Ayrıca 1968 Devrimi’nin oluşumunu, dünyayı dönüştürme kapasitelerine duyulan hayal kırıklığıyla birleşmesine bağlıyor. Yazarın sunduğu bilgilere göre; 1968 patlamalarının yerel içeriği ne olursa olsun neredeyse tekrar eden iki tema içeriyordu.

Wallerstein ilk temayı, ABD’nin hegemonik gücünün reddedilmesi ve Birleşik Devletler’in kurduğu dünya düzeni içindeki gizli işbirliğinden şikayet edilmesi, ikinci temayı ise, geleneksel sistem-karşıtı hareketlerin bir kez iktidara geldiklerinde sözlerini tutmaması olarak nitelendirilirken 1968 devrimlerinin sonuçta iktidarla noktalanmadığını, böyle bitse bile çok uzun sürmediğini belirtiyor.

Wallersteın, kitabında dünyanın günümüzde yaşanan krize doğru giden gelişmeleri şöyle açıklamaktadır:

Dünya ekonomisi artık uzun bir daralma evresine girdiği için, merkez ve sağcı güçler maliyetin tüm bileşenlerinde yükselen üretim maliyetlerini çekme girişiminde bulunarak, ücret seviyelerini azaltmaya çalıştılar.

Refah devleti hizmetleri (eğitim, sağlık ve sosyal güvenli) için toplanan vergileri azaltmaya çalıştılar. Merkez, küresel kutuplaşmanın üstesinden gelmenin bir biçimi olarak kalkınmacılık temasından vazgeçti, bunu yerine tüm metaların ve sermeyenin (emeğin değil) serbest dolaşımına açılmasını sağladılar.

Bunu Birleşik Krallıkta Thatcher ve ABD’de Reagan rejimi teoride “neoliberalizm”, siyasette “Washington Uzlaşması”13 olarak adlandırılan bu politikaların öncülüğünü yaptılar. Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası (WB) Washington Uzlaşmasının uygulayıcıları haline geldi. Sonuçta, dünya-ekonomi istikrarsız ve kırılgan hale geldi.

Bu makale ilk önce The Independent Türkçe’de yayınlanmıştır.* Copyright: The Independentturkish