İbn Haldun (1332-1406), akademik uluslararası ilişkiler camiasında realizmin ve sosyal konstrüktivizmin (Sosyal inşacılık) öncüsü olarak adlandırılmıştır. Bu çalışma açısından İbn Haldun’un en önemli eseri “Dünya Tarihine Giriş” olarak da bilinen Mukaddime’dir.

Niccolò di Bernardo dei Machiavelli (1469-1527) ise İbn Haldun’dan farklı bir tarih diliminde, farklı bir coğrafyada yaşamıştır. İtalyan Rönesans hareketinin en mühim figürlerinden olan, kimine göre şeytanın mücessem hali kimine göreyse tarih ve politika biliminin kurucusu olan Machiavelli görüşlerini temel olarak Discorsi ve Il Principo isimli eserlerinde açıklamıştır.

Farklı dilden, farklı dinden ve farklı kültürel geçmişten gelen bu iki düşünürün eserleri incelendiğinde dinin iktidar açısından konumu ve işlevi meselesi hususunda yer yer benzer görüşlere sahip oldukları ileri sürülebilecektir. Bu çalışmamızda her iki düşünürün eserleri de referans gösterilerek düşünürlerin din konusunu nasıl algıladıkları ve dinin siyasi otorite açısından ne gibi bir fonksiyonelliğe sahip olabileceği irdelenecektir.

İbn Haldun’un hanedan döngüsü ile din ve güç arasındaki ilişkiyi açıklarken ele aldığı “asabiye” kavramı bu çalışma açısından kilit önem taşımaktadır. Nitekim şu hususun altını da çizmek gerekir ki başlangıçta kasıtlı olarak kışkırtıcı ve siyaseten doğruluğa aykırı olarak algılanan unsurlar (aslında benzer amaçlar için!) meşhur Machiavelli‘de olduğu gibi İbn Haldun’da da bulunabilir. Mezkûr iki düşünürün düşünce sisteminde yer alan benzerlikler sadece kullandıkları retorik araçlarda değil, aynı zamanda üretmiş oldukları eserlerinde de pekâlâ görülebilir. Tarihin farklı zaman dilimlerinde yaşamış ve çok farklı kültürlerde yetişmiş, zaman ve zemindeki bunca farklılıklarına rağmen yine de bir şekilde temel ilke ve varsayımlar üzerinde hemfikir olan iki politik düşünürü dinin özellikle siyasetteki fonksiyonelliği açısından bu yazıda mukayese etmeye çalışacağız.

Bu karşılaştırmanın merkezi noktası, İbn Haldun ve Machiavelli’nin gözlemledikleri toplumlarda yasayı pekiştirmek ve yasaya uyumu kolaylaştırdıkları için dine pragmatik  yaklaşımı benimsemeleri ve daha genel manasıyla dinin bu iki düşünür nazarındaki işlevi olacaktır. Mezkûr düşünürlerin her birini kendi şartlarında kıyaslamak bizlere daha özgün yorumlar kazandıracaktır.

Asabiye ile din ve devlet arasındaki ilişki

İbn Haldun’un Mukaddime’si yazılı tarihi olayların objektif veya ansiklopedik bir özeti değildir. Ayrıca, İbn Haldun devlet merkezli görüşlerinde ve özellikle İslam toplumlarının sosyolojik analizlerinde zamanının İslam bilginlerinden farklı özellikler sergiler. Zira İbn Haldun’un temel amacı, kalıcı olarak etkili bir siyasi ve sosyal organizasyon için temel ön koşulları keşfetmektir – bu iktidarın dışsal biçimlerinin çok ötesine geçen bir çalışmadır. İbn Haldun‘un amacı, mevcut eğitim, kültür ve dinin, gerçek bilimsel ve felsefi bilginin insan mükemmelliğini daha iyi terakki ettirecek şekilde etkili reformasyonunu sağlamaktır.

Bu noktada karşımıza İbn Haldun düşüncesinde anahtar rolü haiz “asabiye” kavramı çıkar. Özetle asabiye aynı nesepten gelen kimseler arasındaki yardımlaşma, dayanışma ve tehlikelere karşı kendini korumak için biyolojik bağlardan doğan, daha sonraları inanç birliğine dönüşerek devletin kurulmasında rol oynayan soyut bir kavramdır. İbn Haldun’a göre asabiye, bir hanedanın kurulması ve sürdürülmesi için merkezi bir unsurdur, diğer bir ifade ile, asabiye herhangi bir medeniyetin temeli olan dünyevi gücü korumak için insanların bir kısmının diğerlerine üstünlük biçimidir. İbn Haldun’un asabiyesi ideal yönetim hali için vazgeçilmez bir temel teşkil etmektedir. Ayrıca mezkur asabiye ile güçlü bir dini tutum arasında geliştirdiği tutarlı ve tamamlayıcı ilişki İbn Haldun düşüncesini din ve siyaset arasındaki ilişkinin anlaşılmasında ve dinin konumlandırılmasında çağdaşı diğer düşünürlerden farklı bir konuma itmektedir.

Ibn Haldun (1332 – 1406), tarihci ve politikaci

Barbara Stowasser’ya göre İbn Haldun çalışmaları boyunca din ile iki şekilde ilgilenir: Dini (özellikle İslam’ı) Tanrı tarafından verilen bir hakikat, hak ve adalet olarak görür (dinin birincil konumu) ve dini genel ve işlevselliği açısından ele alır ve böylece dini asabiyesini tamamlayan ve geliştiren uyumlu bir güç olarak niteler (dinin ikincil konumu).

Arnold Toynbee ise çalışmalarının büyük bir bölümünü İbn Haldun’un devlet teorisinde dinin rolünü ve dinin asabiye ile ilintili ve tamamlayıcı ilişkisini araştırmaya adadı ve bu kapsamda İbn Haldun‘un siyaset teorisini detaylıca inceledi. Toynbee, İbn Haldun’a göre asabiyenin herhangi bir siyasi teşkilatın ve/veya devletin ana temeli olduğunu, ancak bu kavramın bir eksikliğinin olduğunu; asabiyenin bir devletin sadece belirli bir noktaya kadar hayatta kalmasını ve başarısını sağlayabileceğini tespit etmiştir. Toynbee’ye göre “Sonuçta, asabiye tek sosyal protoplazma türü değildir; din asabiyenin alternatif ve üstün bir biçimidir”.

İbn Haldun, Arapların ve / veya Bedevilerin hükümdarlıklarını ve otoritelerini yalnızca peygamberlik, dini aidiyet veya genel dini olayları kullanarak kazanabileceklerini savunur. Bu kapsamda İbn Haldun, sosyal gruplarında anlaşmazlığa neden olan fıtri yabanilik ve kibirlerinden dolayı Bedevilerin birbirlerine boyun eğmeye meyilli olmadıklarını açıklar. İbn Haldun’a göre, insanların bireysel hedefleri nadiren örtüşür, böylece asabiyeye ek olarak, bir topluluğun istikrarını sağlamak için başka bir birleştirici faktör gereklidir.

Tıpkı asabiye ve bir liderliğin başlangıçta bir grubun üyelerini birleştirmesi ve grup içindeki çatışmaları en azından bastırabilmesi ve bu sayede mevcut hanedanın iktidarda kalabilmesini sağlaması gibi, din de bir asabiye için bağlayıcı bir güçtür ve bir grubun otoriteyi elde etmesini sağlar. İnsanlar dini nedenlerle birleştiklerinde, kalpleri temizlenir ve bireysel hırsları bir noktada toplanır. Böylelikle inançları sürdürülür ve yayılır. Statik olma tehlikesiyle karşı karşıya olan iman durağanlık kisvesinden sıyrılır, topluluk üyelerine kinetik olmayı vadeder. 

İbn Haldun teorisini kanıtlamak için erken Arap İslam hanedanının iktidar ve otoritesinin yükselişine ilişkin bir örnek verir. İbn Haldun’a göre Müslümanlığın kabulünde ilk dalgada yer almamış ve bilahare müslümanlaşmış Araplar (veya daha açık bir ifadeyle Bedeviler), kraliyet ve liderliğe doğuştan yabancıdır, çünkü çöl şartlarına alışıktırlar, çok zor bir hayat sürerler ve sonuç olarak başkalarına tabi olamazlar, bir iktidara boyun eğmezler. Bir Arap liderinin  otoritesi bu nedenle kabilesi tarafından çok hızlı bir şekilde sorgulanabilir. “Arapların yönettiği bir ulus anarşiden farklı olmayan bir durumdur. Böyle bir medeniyet var olamaz ve anarşi durumunda olduğu gibi hızla bozulur.” Devlet veya hanedanlığın dünyevi eğilimleri ve hedefleri olduğunda, gruplar arasında karşılıklı kıskançlık ve farklı uyuşmazlıklar kaçınılmaz olarak ortaya çıkar. İşte bu noktada dini bir dava asabiye üyeleri arasında rekabet ve kızgınlığı önler ve onları ortak bir meselenin/derdin çatısı altında birleştirir. Diğer bir ifadeyle dert ortaklığı diğer dertlerin unutulmasını ve topluluğu oluşturan üyelerin birlikte hareket etmesini sağlar.

Machiavelli’de din ve devlet

Niccolo Machiavelli’nin Titus Livius üzerine yaptığı söylemlerin temeli, Machiavelli’nin hayatı boyunca eski Roma uygarlığı ve İtalyan devletlerinin karşılaştırılmasına dayanmaktadır. Machiavelli, antik Roma İmparatorluğu ile karşılaştırıldığında İtalya hakkında çok olumsuz bir fikre sahipti. Şöyle ki Machiavelli, Roma İmparatorluğunu erdemli görürken, İtalya’yı harap, dağınık ve birleşmeye uzak olarak görmektedir. Ancak, Machiavelli Hıristiyanlığın etkisini göz ardı etmez ve “Mevcut dinin” dünyayı zayıflattığına inanır. İtalya’yı mahveden dindar bölgelerin “kötü ve hırslı bir hareketsizlik”e sahip olduğuna inanır ve bu hareketsizliğin temeline de dini yerleştirir.

Bununla birlikte Machiavelli, bir cumhuriyetin -ki burada cumhuriyet olarak nitelenen devletin kendisinden başka bir şey değildir- veya başka tür bir devletin oluşumu için dinin önemine kesin olarak inanıyordu. Ona göre yasalar, vatandaşları kontrol altında tutmaya ve siyasi faaliyetleri kolaylaştırmaya bir başlarına yetmezler. Bu noktada yasaların başkaca kurumlar ile desteklenmesi gerekir. Nitekim sadece din ve dini yeminler ile desteklenmiş bir güç yapısı uzun süre istikrarlı kalmayı ümit edebilir, çünkü karizmatik liderler bile sonsuz bir yaşama sahip değildir. Il Principo’nun yazarı dini, insanların iktidara barışçıl yollarla itaat etmesi için barışçıl yollarla eğitme fırsatı olarak görür. Discorsi’nin ilk bölümünde görüşlerini desteklemek için Romalılardan çok sayıda örnek verir. Örneğin din Roma İmparatorluğu’ndaki orduları itaat ve halkı birlik içinde tutmaktadır. Burada Tanrı korkusu, özellikle yasa hükmünde olduğu için yeminlerini bozma korkusu Romalılar arasında merkezi bir role sahiptir. Tabiri caizse mahalle bekçileri yasaların uygulanması hususunda yeterli gelmemektedir, ayrıca her bir vicdana da bekçi atanması gerekmektedir. Dinin işlevi de burada ortaya çıkar: yasaya riayeti sağlamak adına her bir fert için soyut bir bekçilik.

Machiavelli ayrıca, dinin “Prens” lehine ve aleyhine (burada prens ile kastedilenin modern anlamda devlet olduğunu da ifade edebiliriz) kullanılabileceğini göstermek için Savaranola’yı (ayni dönemde kiliseye başkaldıran reformist bir din adami) örnek olarak verir ve din kurumunun artı ve eksilerinden bahseder. Bir muktedire karşı gösterilen itaatin en geç muktedir öldüğünde sona ereceğinden, vatandaşları barışçıl yollarla itaate sevk etmenin çokça faydası bulunur.

Machiavelli, dini kültlerin göz ardı edilmesinin bir ülkenin düşüşüne neden olduğunu savunur. Dolayısıyla devlet başkanları, inanmazlarsa bile dini desteklemelidir. Prens (hükümdar) her ne olursa olsun dindar görünmelidir. Ne de olsa din sadece yöneticiler için bir araçtır. Bütün bu fikirlerine rağmen Machiavelli Discorsi’nin on ikinci bölümünde kiliseyi eleştirmekten uzak durmaz. Ona göre kilise Hıristiyanlığın temellerinden uzaklaştırmaktadır ve İtalya’nın tek bir lider etrafında toplanamamasından sorumludur.

Niccolò Machiavelli
Niccolò Machiavelli (1469 – 1527), devlet adamı, askeri stratejist, şair ve oyun yazarı

Machiavelli, zamanının liderlerinin dini düzgün bir şekilde kullanamayacağına ve bu nedenle asla antik Roma İmparatorluğu kadar güçlü olamayacaklarına inanıyordu. Bunun Hıristiyanlığın anlam dünyasıyla çok fazla bir ilgisi yoktu. Herhangi bir din, insanları iyi ve erdemli vatandaşlar olarak eğitmek için bir araç olarak kullanılabilir. Bununla birlikte Machiavelli, Hıristiyanlığın egemenlik için uygun bir din olduğu inancından yoksundur. Bunun yerine hâkimiyet konusunda daha başarılı olan antik Roma dinini tercih eder.

Machiavelli için dünyevi şeylere dinden ve ulvi şeylerden daha fazla değer vermek daha uygun görünmektedir. “Prens” adlı eserinde, gerçeklik (yani mevcut durumun) ve ütopik veya ideal düşünceler arasında bir ayrım yapar ve mevcut durumdan, realiteden yola çıkarak hareket etme gerekliliğini savunur. “Mantenere lo stato” yani siyaset ve ahlakın ayrılması Machiavelli tarafından özellikle vurgulanmaktadır. Burada da “realist” olarak tanınabilir. Dünya ve dünyadaki yaşam için daha uygun olan “eski dini” yüceltip, dünyevi olan her şeyi ihmal eden “dini” arka plana iter.

Machiavelli için dinler iyi ve güçlü bir vatandaş olunması için eğitimi nasıl desteklediklerine göre ölçülmelidir. Münzevilik, alçakgönüllülük gibi dünyevi şeylere karşı her türlü aldırmazlığa karşı olan inanç türünü, reddeder, çünkü bunlar, insanları zayıf yapar ve vatandaşlık görevlerini yerine getiremez hale getirir.

Machiavelli düşüncesinin çelişkili tarafı din aleyhine tüm bunları söyleyen Machiavelli’nin ayni zamanda dininin özünde iyi olduğunu vurgulamasıdır. Şu sözler bunu tasdikler: “Hristiyanlığın temellerini anlayan ve mevcut geleneklerin ne kadar saptığını gören herkes, kıyamet veya cezanın yakın olduğuna ikna olacaktır.”

Bu, o zamandaki duruma atıfta bulunan aşınan ahlak ve dindarlığa bir eleştiridir. Machiavelli dinin orijinal saflığının kaybolduğuna inanmaktadır. Temel olarak, sadece dinin temeline kötülük ve günah yerleştiren papaların güvenilirliğini reddeder. Sert eleştirilere rağmen, Machiavelli dinin varlığının ve/veya Tanrı korkusunun kaçınılmaz olduğunun farkındadır. Bu noktada Machiavelli her zamanki gibi pragmatik düşünür, çünkü prens korkusu geçici olsa da, Allah korkusu daimidir, düzen, nizam ve intizamın korunmasında Allah korkusu fonksiyoneldir. 

Mukayese

Her iki düşünürün düşünce sisteminde yer alan ilk benzerlik hem Machavelli hem de İbn Haldun’un başlangıçta tarihe tamamıyla vakıf olma iddialarında yatar. Her ikisi de toplumun ve gerçek koşulların nasıl olduğunu eksiksiz bildikleri görüşündedir. Ortak bir nokta, tarihin kullanılmasıdır. Her iki teorisyen de, tarihten umumi geçerli kurallar ve temelde yararlı olabilecek olguları alırlar. Machiavelli, Roma ve kısmen İtalyan tarihini kullanır. İbn Haldun ise İslam tarihine odaklanır ve örneklerini buradan alır.

Her iki düşünürde de, pek çok yerde alaycı ve aynı zamanda “politik doğruluk” ile çelişen laik ve gerçekçi bir politik tavır görülebilir. Diğer bir benzerlik, mezkûr düşünürlerin kişiliklerinde ve biyografilerinde de bulunabilir. Örnek vermek gerekirse her iki düşünür de devlet kurumlarında üst düzey danışmanlık ve yöneticilik görevleri üstlenmiştir. Üstlendikleri bürokratik misyonlar belki de her iki düşünürü problemler karşısında daha realist bir konuma sevk etmiş olabilir.

İbn Haldun’da din, asabiyeyi tamamlayan ve pekiştiren uyumlu bir güç olup; aynı zamanda din Tanrı tarafından verilen bir hakikat, yasa ve adalet olarak anlaşılmaktadır. İbn Haldun, Tanrının isteklerine göre ilahi kuralları izleyen bir otoriteyi memnuniyetle karşılar. Machiavelli’ye göre ise iktidar veya yönetim özerk ve laik bir faaliyettir, bu nedenle dini normlara bağlı değildir. Dolayısıyla Machiavelli İbn Haldun’a nazaran daha seküler bir söylemi benimser.

Machiavelli Hıristiyanlık konusunda eleştireldir. Hıristiyanlık hükümdarın siyasi hamlelerini engelleyen bir etkendir Machiavelli’de. Aynı zamanda İtalya’nın güç kaybından Kilise sorumludur ve Kilise’nin İtalya’nın birleşik bir güç olmasını aktif bir şekilde engellediği savında bulunur Machiavelli. Papalar ve Kilise onun için ne etik ne dini normlara uygun bir şekilde davranmışlardır. Din azizler veya diğer türlü büyük kişilikleri yaratır, ancak bu genel olarak dinin başarabileceğinin tam tersidir. Roma tarihinden verilen örneklerde de görüleceği üzere dinin üretmesi gereken güç, şöhret ve azimliliktir. Bu noktada Machiavelli, Hıristiyanlığı “kadınsı” bir din olarak görür ve aynı zamanda kiliseyi dine aykırı davranmakla ve sapkın olmakla suçlar.

Machiavelli için dinin yararlılığı çok önemlidir, zira din politik bir gerçektir. İbn Haldun içinse din, yani İslam, aynı zamanda tarihsel bir gerçektir ve bir öğreti olarak siyasi ve tarihsel gelişimin temel ilkesini temsil eder, bu nedenle din dünyevi yönetimi düzenlemek için ilahi bir müdahaledir. İki düşünürün en önemli ortak noktası, dinin devletin yararına araçsallaştırılmasıdır, çünkü her iki düşünür de devletin varlığına ve girişkenliğine odaklanır.

Tarafımızca Machiavelli daha mesafeli bir din görüşüne sahiptir. Ayrıca din olgusunun Machiavelli düşüncesinde daha öznel ve kolektif bir rolü haiz olduğunu iddia edebiliriz. Machavelli özellikle kilise ve din yorumlarına karşı din eleştirisi uygulamaktadır ve kendine özgü daha ideal din anlayışına sahiptir.

Bununla birlikte, bu görüşler, bu eserlerin her birinin İslam medeniyetinin zirve ve Hıristiyanlığın kriz döneminde (örneğin Istanbul‘un fethi, Reformun başlangıcı) yazıldığı ve Machiavelli’nin düşüncesinin bundan çok etkilendiği arka planına bakılmaksızın yorumlanamaz. Machiavelli gibi dine benzer eleştiriler daha sonraki zamanlarda da (örneğin Osmanlı İmparatorluğu’nun güç kaybı) İslam dini ve dini otoriteye yöneltilmiştir. Mevcut gücün nerede ve kimde bulunduğu, incelediğimiz düşünürlerin fikirlerini hiç şüphesiz etkilemiştir. Bununla birlikte zamanın ruhunun (Zeitgeist’in) etkilerini bir kenara koyduğumuzda  dahi iki düşünür dinin yönetimdeki rolü açısından en azından benzer görüşler taşıdığını iddia edebiliriz. Din sadece soyut ahlaki kurallar yumağı değildir, dinin dünyaya ve muktedirin iktidarının pekiştirilmesi adına büyük bir işlevselliği de vardır. Diğer bir söyleyişle iman insana sadece çarmıhta haz vermemektedir, akıllı bir yönetim kendi varlığını iman ile de kaim kılabilmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz